Kişisel Yazılarım, Resimlerim, Düşüncelerim…

Yazılarım

YİNE

 

Kültür büyük bir nehirdir. Tüm bileşkeleriyle var olan bir nehir. İçinden geçtiği çoğrafyanın fiziki koşullarının değişimine katkı sunar ve orada yaşayan canlıların yaşamlarının nesnesi olur.

Yine, her şey ters yüz oldu. İnsan bilinci yine ters köşe. Sistem, iyice beynimizi ele geçirdi. İnsan kendi hikayesinin nesnesi olmaktan çıktı ve egemen sınıfın hikayesinin eklentisi oldu. Düşünemiyoruz artık. Olaylarla kendimize geliyoruz. Acaba gerçekten kendimize geliyor muyuz? Yoksa yine gözlerimizi gındırık* mı bıraktık? Her an kapanmaya hazır. Uyudum uyuyacağım gibi. Uyumadan, mazlum tarafa, ezen tarafa bir bakış atalım ve görelim. Ne olur!

Bireyler, üretim ilişkileri sistemine uygun şekillendi mecburiyetlerden. Tıpkı Zonguldak gibi, Soma gibi, Ermenek gibi, Kozlu gibi, Üzülmez gibi….

Ermenek’teyiz bu sefer.

Bekleyişler, ağıtlar, doğumlar, soğukta yağmurda çamurda lastik ayakkabılarla dolaşan nineler, anneler, çocuklar, dedeler. Ekmek kapısı dedikleri işkence merkezi, yok yok ölüm kapanları önünde bekleyişler devam ediyor. Kameralar önünde ve kameralar arkasında farklı yapılan söyleşiler, ninniler yine aynı.

Yüzlerce cinayete, işkenceye hedef bedenler. Yaşamını sürdürmek için karınlarını doyurmak için yerin 350-500 metre altında. Çalışma koşulları sağlıklı olmayan yerde çalıştıkları halde, yemek yeme hakları elinden alınan mazlum madenciler. ‘İnsan neden yemek yeme ihtiyacı hisseder?’ sorusunu maden sahiblerine sormak istiyorum.

Cevabım: İnsan, elini kolunu ve tüm uzuvlarını hareket ettirmek için yemek yemek ister. İnsanın yaşaması için, enerji alması gerekir. Bu her canlının ihtiyacıdır. Allah tüm canlıları böyle yaratmıştır. İnsanı bir araç olarak görürseniz benzini olmadan hareket etmiyeceğini bilirsiniz. Tıpkı insanlarda böyledir. Yiyecek yani yemek doğal ihtiyacımızdır tüm hareketlerimizin kaynağını sağlar. tüm canlılar yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli enerjiyi sağlamak adına yemek yemek zorundadır.

Herşeye sessizce katlanan, bu mazlum işçileri ezen kötü insanlar, Tanrı’nın tüm canlılara tanıdığı beslenme hakkını, işiyle tehdit ederek nasıl ellerinden alıyorsunuz.

Bir an olsun, alın teriyle çalışan bu insanlarla özdeşleşiniz. Seyretmekten yorulmadınız mı? Film izlerken dahi filmdeki karekterlerin yerine koyarız kendimizi. O karekter gibi hissetmeye başlarız. Onunla sevinir onunla üzülürüz. Duygusal geçişler yaşarız. Oradan oraya savrulurken filmden dersler çıkarırız.

Eğer hala maden işçilerini ve yaşadıklarını anlamıyorsak ve bundan ders çıkarmıyorsak eğer, sistem sorunu var demektir.

Sisteme bel bağlamak, vicdanlara seslenmek, iyi niyetle beklemek, sonucu bilmeden beklemek. Bizler nasıl insanlar olduk?

Bu olayların sık sık olması, binlerce canın yok olması, osmanlıdan beri çalıştırılan bu maden ocakları ne zaman islah edilecek. Emekçilerimizin yaşadığı bir zulümdür. Bu zulümü yaratanların vicdanı olmamıştır ve öyle görünüyor ki olmayacaktır da. Madencilerimiz ve aileleri acılarıyla yaşarken, hesap vermeleri gerekenler bir anda ortadan nasıl da buharlaşıyorlar.

İslam’a göre hayatta yapılabilecek en büyük günah, en büyük suç nedir diye sorsanız birçok kişi “kul hakkı” der. Kur’an’da, “can, mal, namus, inanç, akıl, kişilik, vs” gibi kişinin bireysel hakları güvence altına alınmıştır. Buna göre hiç kimse bir başkasına asla adaletsizlik yapmamalıdır, haksızlık etmemelidir, zarar vermemelidir, zorbalık etmemelidir.

NİSÂ Suresi, 92. Ayette: ‘Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, özgürlüğü elinden alınmış bir mümini özgürlüğüne kavuşturması ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir.’ ifade edilir.

 

Olaya bir aydın olarak, olaya bir emekçi olarak, olaya dinini tanıyan ve bilen, hak mücadelesinin her zaman yanında olan biri olarak, konuyla özdeşleşerek diyorum ki, “kar” bütünüyle emekten kaynaklanmaktadır. Bu yüzden birileri ortaya konan ürünün karşılığını tam olarak almadan ölümle yüz yüze çalışırken, birileri de emek harcamadan ürünün karşılığını hak etmeden almaktadır. Tıpkı, Soma’da olduğu gibi, Ermenek’te olduğu gibi.

Tam bu noktadan temellenen çelişik toplum yapısı nasıl düzelecektir?

Cevabım; çalışanlar örgütlenmediği sürece bu sorun düzelmeyecektir. İşçiler, kendi ortak hak ve çıkarlarını korumak, sorunlarını çözmek için ekonomik öğeler taşıyan, devlet, siyasi parti ve iktidar örgütlerinden bağımsız örgütler kurarak yani dürüst çalışan sendikal yapıya sahip olunca ancak bu sorunlardan kurtulacaklardır.

Çalışanlarla işverenler arasındaki güç eşitsizliğini ortadan kaldıran sendikalara sahip olan işyerlerinin böyle sorunları yaşamayacağına inanıyorum.

Karl Marx’ın Londra Highgate Mezarlığı’nda bulunan mezarının mezar taşına yazılmış Komünist Manifestosu, şu cümleyle sona erer:

“Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” 

Siz ne dersiniz?

 

Salime Kaman

31.10.2014

 

BEREKETLİ DUYGUM

SEVGİ

Bazen düşünüyorum. Neyi mi?

Duygularımı…

Tanrım! diyorum. ‘Biz insanlar ne kadar çok duygularla örülmüşüz.’ Sonra, kendi kendime, ‘duygularımı çözümlemeliyim’ diyorum.

Sevgi kelimesinden başlamak istiyorum. En çok bildiğim ve bana en çok acı çektiren duygumdur ‘sevgi’.

Sevgi, bir nedene dayandırılamayan duygudaşlıktır. Psikanalist Erich Fromm’un dediği gibi, kişinin aktif ve yaratıcı gücünün bir kaynağıdır sevgi. Yaratıcılıkla sevmek, bir sanattır. Bir sanat da uygulamada her zaman olgunluk gerektirir. Olgun insan yaratıcılığını çevresindeki insanların olgunlaşması için kullanır. Yaratıcılığı sınırsızdır. Bunu kendi için kullanmaz. Yenilenmiş masumiyetiyle kendini zenginleştirir ve bu masumiyet içinde kendini bulur. Olgun insan kendince yaşar. Çevresindeki insanlar ile kurduğu iletişim dili çok önemlidir.

Hayatımızda iletişim önemlidir. Kişilerarası iletişimde birbirimize verdiğimiz mesajlar yalnızca sözcüklerin anlamıyla sınırlı kalmayıp, sözel olmayan diğer iletişim yollarıyla da zenginleştirilebilir. Herhangi birşeyi söylemek için seçilen zaman, kullanılan ifade, ses tonu, mimikler gibi. Sözel olmayan ifade araçları, verilen mesajın, mesajı alan kişi tarafından belli biçimlerde algılanmasına ve yorumlanmasına yol açar. İletişimde süreç en az içerik kadar, önemlidir. nasıl söylediğimize ve karşımızdaki kişinin bu mesajı nasıl algıladığını gösteren ipuçlarına dikkat etmek gerekir. Algılama, kişinin geçmiş yaşantısından, gelecekle ilgili beklentilerinden ve o andaki duygu ve düşüncelerinden etkilenen, kişiye özgü bir süreçtir. Hepimizin algısı birbirinden farklıdır. Bu nedenle kişilerarası iletişimde algı farklılıkları ve bunların yarattığı sorunlarla da karşılaşılabilir.

Sevgi bereketli bir duygumdur. Sevgi ölçüsünde bereketli başka bir duygum yoktur.

Sevgi doğurganlığın simgesidir de. Çünkü bir kişinin sevgisinden pek çok şey doğar. Arzu doğar, düşünce doğar, istem doğar, eylem doğar.

Arzunun edilgen bir özelliği vardır. Doyurulur. Oysa sevgi sonsuza kadar doyumsuz kalır. Yani sevgi, arzunun zıttıdır. Sevgi, baştan sona etkinliktir. Doğanın insana, kendisinin dışına çıkıp başka bir nesneye yönelme olanağı tanıdığı en yüce etkinliktir sevgi. Sevgide davranış da önemlidir. Davranış, kişilerarası ilişkilerde sözcüklerden daha fazla dikkate alınan bir ifade aracıdır. Yaşamımızı devam ettirmek ve içinde yaşadığımız dünyaya uyum sağlamak için uygun davranış biçimlerini öğrenmeye çalışırız. Erken yaşlarda bu davranışlar anne-baba yardımı ile, daha sonra da arkadaşlar, öğretmenler ve diğer önemli kişilerin etkisiyle öğrenilir, geliştirilir. Kendi algılarımızı diğer kişilerin algılarıyla karşılaştırırken, bunların bizim için önemi olan kişiler tarafından beğenilmesini bekleriz. Bazı gelişim kuramlarına göre, sosyal etkileşim, gelişimimizde ve kimlik oluşumunda en önemli etkendir. Etkileşim sırasında kendimiz hakkında da çok şey öğreniriz.

Gelişimimiz boyunca, sürekli olarak çevremizdeki diğer kişileri gözlemleriz. Nasıl olduklarını, bizi nasıl gördüklerini ve bize nasıl davrandıklarını inceleriz. Bu keşifler sırasındaki kişilerarası etkileşim aynı zamanda bir kişilerarası öğrenmedir.

Hepimiz Allah’a yakın olmak isteriz. Bu yakınlığı, sevdiğimiz Tanrı’ya yürüyerek sağlıyamayız. O’na yürüyerek gidemeyiz. O’nu sevmek, O’na gitmek demektir. Başka bir deyişle, Allah sevgisi insanı Allah’a yaklaştırır.

Sevdigimizde, içimizdeki dinginliği ve sürekliliği terk ederek gerçekten o nesneye doğru göç ederiz. Sürekli göç durumda olmak, sevgi içinde olmaktan gelir. Bende içten sevgi ile bağlı olduğum şehrime, Adana’ya göç ediyorum tıpkı leylekler gibi.

Düşünce ya da istem edimleri anlıktır. Sevgi ise zaman içinde yayılır. İnsan, ani anlar içinde sevmez. Kopuk kopuk zaman içinde sevmez. Sürekli sever. Sevgi bir akıştır, ruhsal maddeden oluşan bir ırmaktır. Kaynak suyu gibidir sevgi.

Sevmek ise isteyerek koruma eylemidir. Sevilen şeye sonu gelmez bir çabayla canlılık katmaktır ve canlı kalmaktır. Varoluşumuzun tadını çıkarmak için başkalarının varlığını hissetmeye ihtiyacımız vardır. Kendine güvenen, başarılı ve mutlu bir insan olmak istiyorsak, bilgisinden yararlanacağımız kaynakları doğru seçmeliyiz. Kişi, sevdiği işi yaparken bedenini ve yüreğini güçlendirir ve öğrettikleri ve yaptıkları ile yepyeni hayatları da başlatmış olur. Hiçbir zaman yapamayacağımız işlere girmemeliyiz ve yapılabilecek işlerin de engellemesine  izin vermemeliyiz.

Kendimize karşı sabırlı ve saygılı davranırken, bütün servetimizin kendimiz olduğu bilincinde olmalıyız.

Sağlıklı ve sevgi dolu kalın.

Salime Kaman

25.10.2014

 

SUSKUNLUKTAN ÖTE

02.10.2014 Perşembe. Maslak’tan her zaman yirmi dakika da geldiğim evime yetmiş beş dakikada geldim. Taksideyim. Sürücü, arada bir hava almak için camı açıyor. Bu seferde içeriye eksoz gazları doluyor tıkanıyoruz camı kapatıyor. Yüzlerce araba hiç hareket etmeden bekliyor, araçlar çalışır vaziyette. Kimse ne olduğunu bilmiyor. Neden bekliyoruz. Sürücü bu saatte böyle olmazdı diyor her on dakikada bir. Artık midem bulanıyor. Oksijen yok. Yolun iki yanı yüksek binalarla dolmuş. Kent bir topaç olmuş etrafımda dönüyor sanki. Burası benim yıllardır yaşadığım kent mi? Ne çabukta değişti. Yazık. Yeni yeni gökdelenler dikiliyor hâlâ. Herkes aynı şeyi söylüyor. ‘Yollar aynı ama binalar her geçen gün artıyor fütürsüzce’. Gökyüzünü göremiyorum artık. Beynim ve yüreğim birbiriyle yarışır gibi çığlık çığlığa. Ellerimi sıkmışım. Tırnaklarım avuç içime saplanmış. Sinirlerim bir ağacın kökleri gibi tel tel. Hepsi gergin. Zaman solgun. Sürücüler solgun. Hava solgun. Yol kenarlarında görünen tek tük ağaçlar solgun ve küskün. Tüm günün yorgunluğundan sonra, bu solgun havayı soluyarak eve gitmeye çalışan insanlar. Herkes boş gözlerle bakıyor önünde ki yola. Direksiyonuna sımsıkı sarılmış. Sanki koparılmaktan korkar gibi. İçinde yaşadığı her şeyi unutmuş. Kendi çağını unutmuş. Kimse geçemiyor öteye. Her şeyi sünger gibi görmeye başlıyorum. Kulağımın dibinde bağıran kornalar. Uğultulu ve keskin. Değişimin ta kendisi işte bu diyorum.

Yaşamın toprağına çıplak ayaklarımla bastığım günlerimi hatırlıyorum. O günler çok uzaklarda kaldılar. Zar zor hatırlıyorum. Uzak çok uzak. İstanbul da çıplak ayakla basılacak toprak kalmadı artık. Umutsuzluk bu olmalı. Ama umutsuz olmak istemiyorum. Güvenmek istiyorum. İnsanların varlığına, değişim isteğine ama insanca değişim isteğine, mutlu olmanın herkesin hakkı olduğuna güvenmek ve inanmak istiyorum herşeye ragmen hâlâ. Karamsarlıktan kurtulmak istiyorum. Güven ışığımın düşüncelerimi terketmemesini ve düşüncelerimin temelinde durmasını istiyorum. Bedenlerimiz birer saat sarkacı gibi gidip geliyor. Durmak yok. Durunca ezilirsin. Gençlerimize üzülüyorum çaresizce. Her şey çürümeye mahkum edilmiş gibi. Kaybettiklerimizi hatırlıyorum. Bedenim sızlıyor. Boşlukta olmak gibi yada boşlukta sallanmak gibi. Anlatılmaz, tanımlanamaz birşey. ‘Havada %21 oksijen vardı’ yıllar yıllar önceydi dediğimiz gün artık bu gün olmalı.

Kendime soruyorum. Çağın yıkımlarından nasıl kurtulacağız? Bilmiyorum. Yüzlerimiz bu kirlenmişlik içinde kayboluyor. Soyu tükenmiş kuşlar gibi.

Herşey değişiyor hızla. Ama hiç bir yenilik göremiyorum. Herşey birbirinin tekrarı gibi. Alnıma çarpan gökyüzüm bile yok artık. Ama tüm bunlara karşın etrafında olup bitenlere şaşırmayan insanlarla dolu her yer. Belkide şaşırma yeteğini yitirmiş insanlara dönüştü herkes? Tüm tanımlar yok oluyor birer birer. Anılarla birlikte kentlerde ölüyor. Doğayla kentler arasında kurulan tüm antlaşmalar da böylece bozuluyor. Doğa kızgın ve küskün. Kimse başa çıkamayacak. Yağmurlar sel olup basacak her yeri. Tıkayacak tüm alt geçitleri. Rüzgarlar fırtına olacak, önüne katıp sürükleyecek bir yerden biryere o yüksek çatıları. Çamur yağacak tükürür gibi kulelere. Herşey, ellerimizin arasından kayıp gitti/gidiyor.

Gün bitiyor. Karanlık basıyor. Hâlâ yoldayım.

Elimizde hiçbir şeyin kalmadığını düşünüyorum. Suskunluktan öte!

Sevgiyle kalın

Salime Kaman

02.10.2014

 

 

 

12440_100418112535_p

 

SİNOP NÜKLEER ENERJİ SANTRALİ

Nazım Hikmet, Abidin Dino’ya; “Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” diye sorar. Abidin Dino, soruya resimle değil tıpkı Nazım Hikmet gibi şiirle cevap verir. ….

Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tuval yeterdi; ne boya
… diyerek şiiri bitirir.
Konuksever, sevgi saygı, dostlukla dolu, yüzü gülen dünyada eşi benzeri olmayan yemyeşil dağları ve masmavi tertemiz denizle çevrili mutlu kentimiz SİNOP ve ilçesi AYANCIK. Sizin resimlerinizi doya doya yapmak istiyorum. Yemyeşil ormanlarınızı, masmavi denizlerinizi, mutlu yüzlerinizi boyalarım bitinceye kadar ellerim duruncaya kadar tuvalime taşımak istiyorum.

Senin akciğerlerini keseceklermiş. Senin kan damarlarını yok edeceklermiş. Sinop Nükleer Enerji Santrali’ni kuracaklarmış. Evet evet yeni öğreniyorum. Kahroluyorum. İçim acıyor. Sinop İnceburun Yarımadası’nın deniz kenarında nükleer enerji santrali kurulacakmış. Kimseye sormadan, bilgi vermeden. Neden? Bilmiyorum..

Japonya ile anlaşma yapılmış. Santral yapılacakmış. 2017 yılında inşaasına başlanacakmış. Santralin 1100 MWe’lik 4 reaktör ünitesiyle 4.400 MWe toplam kurulu güce sahip olması tasarlanmış bile. Hesaplar da yapılmış!..

2012 verilerine göre İstanbul’un sadece %1,07 ‘si kadar enerji tüketimine sahip olmasına rağmen, 4.400 MWe kapasiteli bu santral niçin Sinop’a yapılıyor? Bilmiyorum.

Deprem riski taşıyan bu bölgede Sinop Nükleer Enerji Santrali yapılması doğru bir kararmıdır? Bunu da bilmiyorum.

Bu coğrafi güzelliklerin kıyımına gönüller razı mı?

Nükleer Enerji Santrali ni kabaca  şöyle anlatmak istiyorum. Nükleer santrallerde kullanılan tepkimeler, atom bombası teknolojisi gibi faaliyetlerdir. Zenginleştirilmiş uranyum elementine ihtiyaç vardır. Uranyumun fisyon tepkime bölünmesi sonucunda çok yüksek miktarda enerji ortaya çıkar. Ortaya çıkan enerji kontrol edilmediği takdirde ölümcül sonuçlar kaçınılmazdır. Tıpkı , 11mart 2011 tarihinde başlayan ve halen devam eden Fukuşima I Nükleer Santrali kazaları gibi. Atmosfere radyoaktif madde salınmasına sebep olan olaylar dizisi gibi. Nedeni 9 şiddetinde meydana gelen depremdir. Deprem bilimcilerden öğrendimize göre, Türkiye de bir deprem bölgesidir.

Nükleer enerji santralleri kurulması önemlidir ayrıca kurulduktan sonra işletmesi de önemlidir. Kurulduktan bir müddet sonra NES işletmesi, taşaronlar tarafından ya yaptırılırsa ne olacak? Bilmiyorum ve cevabını duymak bile istemem. Ancak çok iyi bildiğim ve çok sevdiğim bir söz vardır.

Bütün mutsuz olanlar, yalnız kendi mutlulukları peşinde koşanlardır. Bütün mutlu olanlar ise başkalarının mutlu olması için çalışanlardır.”

Bu mutlu kentimizi ‘ ne olur’ mutsuz etmeyelim. Mutsuzluğu adım adım yaymayalım. Bırakalım ‘Kayın ve Göknar ormanlarımız’ ruhlarımızı beslesin. Bırakalım, Sinop ormanları kuşların, sincapların, yaban hayvan barınağı olmaya devam etsin. Ormandaki ağacın, taşın, dikenin, adaçayının, toprağın, yaprağın görevini engellemeyelim. Ormanların ekosistemini bozmayalım. Çocuklarımızın, torunlarımızın da, benim gibi Sinop’u, Ayancık’ı görmelerine izin verelim ve onlarda o eşsiz güzellikleri görsün ve yaşasın. Hatta dünya görsün bu güzel kentimizi.

Ormanlar, bitkiler ve hayvanlar için doğal su kaynaklarımızdır. Kar ve yağmur sularını tutarak sellerin oluşmasını önler ve yeraltı sularının oluşmasına yardım eder. Yeni çöllere fırsat vermeyelim. Ormanlar sıcağı, soğuğu dengeler, yaz sıcaklığını azaltırken kış sıcaklığını artırır, radyasyonu önler. Doğal afetleri önler, ülke turizmine katkıda bulunur.

Dinimiz, ağaç dikmeye ve yeşil alanları korumaya büyük önem verir.
Bu güzel şehrimizi, mutlu kentimiz Sinop’u ve mutlu insanlarını mutsuzlaştırmayalım.

Yazımı Atatürk’ün sözleri ile bitirmek istiyorum.

Kişinin yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmasıdır”. Gelecek nesillerde, tıpkı benim gibi, bizim gibi yeşil/mavi Sinop-Ayancık ve yaşayan mutlu yüzleri görsün.

Geleceğimizi kimyasal zehirlere teslim etmeyelim. Geleceğimize geri dönüşü olmayan mutsuzluklar bulaştırmayalım.

Mutlu ve sağlıkla kalın

Salime Kaman

21.Eylül 20014

DERİNDONDURUCU

Bugünlerde üzerime bir keyifsizlik çöktü. Belirli nedeni yok. İnsanın iç dengeleri vardır, en ufacık şey bozar bazen. Dolunay da olabilir. Evet evet dün akşam dolunay vardı. Mutlaka dolunaydan etkilendim.

Bugün hava yağışlı. Denize de girmedim. Bilgisayarımın başındayım. Parmaklarım tuşların üzerinde bir o yana bir bu yana savruluyor. Yazmak hoşuma gidiyor. İçim hafifliyor. Sakinleşiyorum. Zihnimi bir an için hüzünlü anılardan uzaklaştırıyorum.

Hüzünlü anılar. Onları tekrar derin dondurucuya koydum. Tabii ne kadar başarılı oluyorum bilmiyorum. Belleğin işlemesini derin dondurucuya benzetiyorum. Hani uzun süre derindondurucuda bıraktığın bir şeyi çıkarınca nasıl olur, hepimiz biliriz. Başlangıçta semsert olan kokusu tadı olmayan beyaz zarla kaplı şeyler.  Dondurucudan çıkartınca, dışarda yada ateşte, yavaş yavaş formuna rengine kavuşur ve koku salar. Bunun gibi hüzünlü anılar da uzun zaman boyunca belleğin sayısız karanlık yerlerinde uyuklarlar, orada yıllarca kalırlar donarlar sanki. Günlerden bir gün, oradan çıkınca acı, yeniden yıllar önce olduğu gibi yoğun ve yakıcı olarak ortaya çıkar. Önemli olan bu acıyı doğal becerilerle tekrar  yaşamaya izin vermemek. Nasıl mı?

Dürüstlük duygularımla bunları yazarken aslında bu duygular yakmasada insanın canını acıtıyor ince bir sızı gibi…

Salime Kaman

08.09.2014

İLERİ GİDERKEN

Çocukluğumun geçtigi evde kocaman bir dut ağacı vardı. Öyle büyüktü ki ancak üç-dört çocuk kollarıyla sarabilirdi gövdesini.  O ağaca sırtımı dayayıp gözümün uzandığı tüm ovaya sarılırdım sımsıkı. Fazla ayakta kalınca ayaklarım öne doğru yavaşca kayardı ve ıslak otların üzerine oturuverirdim. Saçlarımın arasında ve yüzümde rüzgarın okşayıyı serinliğini hisseder ve gözlerimi kapatarak yüreğime kadar bu güzel serinliğin girmesine izin verirdim. Gördüğüm herşeyle kendimi bütünleştirirdim.  Onlarla birlikte olmak bütün olmak, kopmadan ahenk içinde yaşamak. Ne güzeldi. İçimde, müzik kutusu çalışır şarkı söylemeye başlardı sanki. Zihnim ışıklarla parlardı. Ne mutluydum. Var olduğum için mutluydum. Bu güzelliklerle dolu olduğum için mutluydum. Çocukluğumun içinde barındırdığım bu mutluluğu hala hissettiğim için de mutluyum. Ama artık bütünlük bozuldu. Taşlar oynadı yerinden birer birer.

Yollarda ilerlemeye devam ediyoruz hepimiz. Önümüze çıkan kavşaklarda başka başka yaşamlarla karşılaştık. Onları tanımak, tanımamak, birlikte yaşamak ya da yaşamamak! Bir anlık karar sonucudur. Dümdüz gitmek, sağa sola sapmak söz konusu olduğunda, yanında olacak kişiler de bir bir oluşuveriyor işte. Yapacak şeyler bulamıyorsan eğer kısaca buna yazgı deyip geçiyoruz. Gerçekten bu bir yazgı mıdır?

Özgürlüğe saygı duydum hep. Sevgiyle yaklaştım herşeye. Sevgiye tembellik yakışmazdı, bunu biliyordum. Çok emek verdim herşeye. Sevgiyi ileri taşımak, sevgiyle yaşamak ve yaşatmak için. Sevgiyi dolu dolu yaşamak için kararlı ve güçlü olmak gerekir. Sevgi İleriye gitmeyi gerektirir. Sevgi geriye döndürmez insanı.

Şimdi düşünüyorumda,’ acaba hep ileri gideceğime, birazda geri dönseydim ‘ diye!

Salime Kaman

06.09.2014

CANLI GÜÇLERİN, DÜŞÜN YAŞAMIMDA Kİ DEĞERLENDİRİLMESİ:

İnsanlar eğitime ihtiyaç duyan tek varlıklardır. Eğitim doğduğumuz anda başlar. Eğitimden ahlaki terbiye ile birlikte çocuğun bakılıp doyurulması, genel eğitim ve terbiyeyi anlamalıyız. İnsan böylece bebeklik, çocukluk, talebelik evrelerinden geçer. Talim ve terbiyenin disiplin bölümü insanın çok erken dönemlerinde yerini almalıdır. Eğer erken dönemlerde alınmazsa daha sonra kişiliğin değişmesi ve gelişmesi mümkün değildir. Özgürlük, insanda güçlü bir duygudur. İnsan özgürlüğe alıştığı zaman onun uğruna herşeyini feda edebilir. İnsan özgür olduğu zaman güçlüdür. Kimse özgürlüğünü kaybetmek istemez. Kendi kendini sınırlama becerisi gelişmemiş insanlar, her arzusunun ve hevesinin esiri olurlar ve onları takip etmek isterler. Bu disiplinsiz arzular vahşi kavimlerde görülür. Henüz gelişmemiş, insani tabiat sahibi olanlar, arzu ve heveslerine gem vuramazlar.  Bu nedenle insanlar erken yaşlarda kendilerini aklın buyruklarına, boyun eğmeye alıştırmalıdırlar. Tanrı’nın yasakları aslında tabiatında yasakları arasındadır. Keyfi değildir. Din de tamamen ahlak alanına aittir. Ahlaki eğitim disiplin üzerine değil, maksimler üzerine hazırlanmalıdır. Maksimler denilenin; biri kötü alışkanlıklardan korumaya, diğeri ise zihni eğitmek ve düşünmeye hazırlanmasıdır. Her varlık için en iyi ve en makul olan şey, herbirinin kendi doğasına özgü olan şeydir, şeylerdir. İnsan için en iyi ve  makbul olan zihni hayattır. Daha erken yaşlarda aklın buyruklarına boyun eğmeye alışmayanlar büyüdüklerinde, keyiflilik ve ilkesizlik davranışlarına devam ederler ve tüm insanlığa zarar verirler.

Günümüzde gördüğümüz özgürlükler, keyfilik ve ilkesizlik olarak değil de, eski dünyada alışıldığı gibi, mağara alegorisinde ima edildiği gibi, bu gölgeler dünyasından kurtuluş, biçimlerin sürekli ve sersemletici akışının ötesine geçme olarak anlaşılabilseydi ve eleştirel anlayışa uygun ahlakın ilkelerini ortaya koyma amacını güden davranışlar olarak anlaşılsaydı keşke.

24Mart 2014

Salime Kaman

PORTAKAL ÇİÇEKLERİM

portakalsb

Bir tarafım, Okyanuslar ötesinde ve Avrupanın ortalarında; Yavuz Bülent Bakiler’in dizeleri gibi, şöyle diyor.

 

Bir gün baksam ki gelmişsin..
Hasretin içimde sonsuzluk kadar.
Şaşırmış kalmışım birdenbire çaresiz.
Dökülmüş yüreğime gökyüzünden yıldızlar.

Diğer tarafım Türkiye’nin narenciye bahçesi Çukurova’mda.

Yıllarca ben de vuslatı hayal ettim durdum. Topraklarıma olan hasretim bitmedi. Sanki bu hasret nakış nakış işlendi her yerime. Kavuşsamda hala hasretim topraklarıma. Özlüyorum geçmişin dört mevsimini.

Her seferinde, tabanlarımı bassaydım bir daha bereketli topraklarımıza derdim ve gelirdim. Burnumda buram buram kokuyordu herşey.

Kokusunu özlediğim neydi?

Kurumuş, kendini kucaklayamayan her yöne kıvrım kıvrım uzanan çatlamış topraklarımızın yağmur damlaları ile sarmalanan, kaynaşan ve bundan çok mutlu olan ıslak toprakların etrafa saldığı mis kokuları mı?

Yoksa sabah saatlerinde başlayan mangal keyiflerinden etrafa dağılan kokular mı?

Her yeri bir eksen gibi  özgürce saran turunç ağaçlarının- portakal ağaçlarının çiçek kokuları mı? Ya da yolların iki yanında yeşil yapraklı turunç ağaçlarında deniz feneri gibi askıda kalan turunçlar, olgunlaştıkça dallarına tutunamayınca kendini boşluğa paraşütsüz bırakıp yere çakılması, bu esnada çıkartığı patlama sesiyle birlikte ortaya dağılan turunç kabuğunun esans kokusu mu?

Belki de özlediğim, çocukluğumun kokusu! Bilmiyorum.

Bu gün tabanlarımı basacağım bir avuç toprak bulamasamda artık, bu kokularımı hiç kimse koklamama mani olamayacak. Bu kokuları ben yaşadığım sürece Çukurovam’ın bereketli toprakları kalmasada  burnumda kokuları hep kalacak. Tıpkı kalbimdeki hasretlerim gibi.

 Yıldız dolu, berrak yaz gecelerini, sarı sıcakta, kuyudan çektiğimiz bir kova buz gibi suyu bakır taslarla kana kana içişimi, döğen sürmek için sabırsızca sıramı beklediğim günlerimi, gurbete düşünce, sılayı yüreğimde nasıl derin hissettiğimi unutmak mümkün mü?

 Çukurova topraklarına, komşu şehirlerden, kasabalardan, köylerden; kara amelelik için gelen ırgatların ağır çalışma koşullarında yirmi saat biteviye çalışmaları, hayvan  ahırlarında yatıp- kalkan amelelerin sıtmaya yakalanmaları ve nasıl birer ikişer telef olduklarını anlatan hikayeleri unutmam mümkün mü?

Güneş tepede alev alev, insanlar tarlada sıcakta çalışmaktan çatlayacak sanki. Gölgede bile nefes almak çok zor. Yirmi saat; güneş altında paydos yapmadan çalışan insanları görmek, duymak, çok küçük yaşta bana acılarını, acım gibi hissettirmiştir.

Bu gün buradayım ama bu topraklar yok artık. Ama dört bir tarafta ameleler, sayıları daha da çoğalmış. Hepsi, elleri ceplerinde boş boş etrafta yere bakarak dolaşıyorlar çaresiz! Üzgünler, çalışacak iş peşindeler ama heyhat! Günler hep birbirinin aynı onlar için. Tüm kalbimle, bu güzel insanların ve ailelerinin güne umut ve mutlu başlamalarını öyle istiyorum ki. Çünkü bu insanlar da hak ediyorlar güne umut ve mutlulukla uyanmayı. Bu insanlara da babalarından miras kalan hiç bir şey yok. Yine işsizler, yine iş peşindeler, tüm amaçları kendileri ve ailelerinin karınlarını doyurmak. Babalarından miras kalan tek şey ise, umut.

Kalbinizdeki bu umut hiç tükenmesin, kalbi ve gönlü zengin insanlar.

Salime Kaman

7mart 2014

 

HASRETİM

IMG_4071

Hasretim, gökgürültüsü- şimşek oldu. Kalbimi vücudumu, benliğimi titretiyor artık. Az kaldı diyorum kendime dayan Salime, 3 Nisan kavuşma günü dayan. Gök gürültüsü-şimşek gibi tüm benliğimi saran kıpırtı, çoşku, yükselen sevgi dalgaları göğsümden fırlayacak gibi. Dayan vücüdum dayan. Dayan kalbim dayan. Yağmur yağmaya başlıyor. Dayanamıyor. Gözpınarlarım salıyor kendini. Yağmur olup akıyor  önce sicim gibi. Sonra kendi kendine süzülüyor için için. Rahatlıyorum biraz. Kavuşma anımızı hayal ediyorum bir film gibi. Havaalanında görünce birbirimizi, koşup sarılıyoruz sımsıkı, sindire sindire öpüyorum o mis yanaklarından, kokluyorum yumuşacık tenini. İşte o zaman, güneş sapsarı sıcağıyla ısıtıyor tüm bedenimi. Sevgin, güneş kadar sıcak Derin’im. Kollarım gevşiyor.

Ne söz, ne akıl, ne düşünce,

kocaman bir düş içindeyim.
Ve yüreğimde kocaman sevgin, Derin’im

Duygusal halimin yoğunluğu ifade biçimi de değiştirdi. Sıradışı cümlelerim sanki düzene girdi. Tıpkı şiir gibi. Kelimeleri güzel bir şekilde dizelemeye başladım. Bunu sana borçluyum Derin’im.

Sevgiyle kalın

Salime Kaman

17.02.2014

OTO PORTREMİ YAPMA ZAMANI MI?

Bilmiyorum.

Yağlı boyalarımı, fırçalarımı, tuvalimi hazırladım. Güçsüz parmaklarımla zar zor açıyorum boya kapaklarını, açamadıklarımı ayırıyorum. Sıcak su dolu bir kaba kapakları açılmayan boyalarımı sokuyorum. Biraz beklettikten sonra tekrar kapaklarını açmaya çalışıyorum. Yine bir kısmı açılıyor, bir kısmı açılmıyor. Bu kez bir ingiliz anahtarı alıyorum ve açılmayan kapakları açmaya çalışıyorum. Başarıyorum. Tüm boyalarımı sıkıyorum ve paletim hazır. Karşıma bir ayna koyuyorum ve kendimi çizmeye başlıyorum. İyi ilerliyorum. Resmime bakıyorum kendimi tam yansıttım mı diye düşününce, kocaman gözlerimi görüyorum ve hayret ediyorum. Kendime soruyorum neden böyle yaptım? Cevabım, ‘bilmiyorum’ oluyor. Bu sefer felsefesini düşünmeye çalışıyorum.Yaptığım resim beni yıllar öncesine götürüyor. Öyle bir dönemimi tuvalime yansıtmışım ki kendime inanamıyorum. Bu dönemim hayatımın çekirdeği gibi. Bu dönemim ruhsal olarak beni sarmış demek ki! Yılları ilmek ilmek tuvalin her karesinde kendime özgü nitelikle işlemiş gibi. Bir sınırlama yok, dayatma yok. Bana yönelik bilgiyi kimse göremeyecek benim yarattığım nesnellik dışında. İzleyici, bir dönemin yansıması olgusunu görecek mi ki? Yansıttığım objenin yaşantısını göremeyecek ama içsellik bağlantısı ve yaşantısından kesit ve/veya kesitler ile belkide bağ kurabilecek. Yüz, çevre, obje, atmosfer içinde tabii ki önemlidir, ama en çarpıcı olan ise, yüzdür. Yüz odak noktasıdır. Benliktir.

IMG_9310

Otoportre, bir sanatçının kendi portresini yaratmasıdır. Benim de amacım yaratmak. Yaratırken gördüm ki 25 yıllık bir geçmişi, sırtladığım günden görerek, bugünkü görünüşümü yaratanı, kişiliğimi yaratanı ve ruh halimi  yaratanı kendimce kendimde yansıtmışım. Umarım izleyicime, okuyucuma etik ve estetik ilişkisini, yüz yüze anlatabilmişimdir.

Levinas’a göre, yüz ne bu karakteristiklerin toplamıdır ne de bu özelliklerin içinde katlı yaşanmışlıklar, imgeler, kültürel anlamlardır. Yüz kendi biçiminin sürekli bir deformasyonu, bozulması, parçalanmasıdır. Burada bozulma ve parçalanma, kısacası biçimsizleşme tam olarak “aşma” (aşkınlık) anlamına gelir. Yüzün ifade ettiği anlam, ona bakanın bilincinin ona aktardığı bir anlam değildir; bu anlam, her hangi bir toplumsal ya da kültürel bağlama da indirgenemez. Başkasının yüzü kendinden anlam ifade eder. İşte bu anlam ifade ediş, yüzün estetik biçimine sığmaz, onu sürekli olarak bozar. Bu sebeble yüz, estetiğin kategorilerini aşar. Levinas’ta etik ile estetiğin bir ilişkisi varsa eğer, bu öncelikle bir deformasyon ilişkisidir: etik estetiği kesintiye uğratır ve hiçbir estetik ilgi ya da çekince etik ilişkide bir fark yaratamaz.

Resmim de ki bu anlam ifade ediş, yüzün estetik biçimine sığmayan bugüne, mevcut durumundan önce, onu sürekli olarak bozarak nasıl getirdiğini göstermektedir. Tıpkı, Levinas’ın etik ile estetik ilişkisi gibi. Bu da deformasyon ilişkisidir. Otoportreye yansıtılmıştır. Ama ben kendi otoportremde, Levinas’ın dediği gibi bu günkü yüzümdeki deformasyonu değil, bundan 25 yıl önce deformasyona uğrayarak gelen ve bende iz bırakan otoportremi yapmış olmuyor muyum?

Yüzyüze iletişimi kendisine temel alan bir yaklaşım için diyalog başlıca öneme sahiptir. Bu diyalog da, yüzümle ya da otoportremle, izleyici arasında kurulan diyalogdur. Bu da benim için çok önemlidir.

Çocukluktan gençlik ve orta yaşlı yıllara gelinceye kadar geçirdiğim deformasyon sonucunu resimde sergilerken, bu gün yaşayan yüzümün her anın etkisiyle oluşan deformasyonunu ilave etmeyerek, etik ile estetiğin ilişkisini var saymamış oluyorum. Ya da mevcut deformasyon yüzümü görenlere, etik dışında estetiği sergilemek istemem de olabilir. Ya da, estetiğin etik ile nasıl değiştiğini anlatmak istememdendir.

Sevgiyle kalın.

Salime Kaman

14.02. 2014

HAYDİ OKUMAYA

 

‘Okumak bir insanı doldurur,
insanlarla konuşmak hazırlar,
yazmak ise olgunlaştırır’. Bacon

 

Bilgi kazanmak, öğrenmek, kesfetmek için okuma yolunu seçeriz. Çocuklarımız için hepimizin temel kaygısı, kitap okuma becerisinin nasıl geliştirilmesidir. Bu kaygı ilkokul sıralarında yok yok çocuğumuzun minicik parmakları arasına boyama kalemlerini sıkıştırarak ilk boyama kitaplarını doldurmaları ile başlar bence. Kendisinde bu beceri gelişmemiş olsa da her anne-baba çocuklarında bu becerinin gelişmesini ister ve ona yardım etmek için elinden gelen çabayı gösterir.

 Pek çok insan ne tür kitap okuması gerektiğini bile bilemez ve büyük bir kaygı duyar. Kitabevlerinin raflarında gördüğü binlerce kitap arasından nasıl bir kitap seçeceğini hangi kitabın kendisine ışık tutacağını çaresizce düşünür. Telaşlanır. Yoğun bir çaba harcayarak bir kitap seçer. Okumaya başlar ama kitabı bitiremez ve yarım bırakır. Zaman kaybettiğini düşünür. İlk aklına gelen de doğru kitabı bulamamasıdır. Hatta şöyle düşünür, ‘Büyük bir eser olarak nasıl olur da böylece baş köşeye kurulmuştur.’ Der ve bu kitabı okumayı yarım bırakır, yeni ve doğru kitap arayışına tekrar başlar. Bu arayış böylece tekrarlanır durur. Kitap okumayı, hiç bir zaman boş zamanı değerlendirmek için değil, kişi zaman ayırarak yapmalıdır. O zaman, kitabı tam okuyabilir. Ben böyle düşünüyorum.

5710d85cb48ddd0636f77664167435141636741

Zürich’teyim. Zentralbibliothek’e (Zürich merkez kütüphanesi’ne) kızımla birlikte gittik. Kitap okuma ile ilgili kaynak kitap araştıracağım. Bir kitap buldum.

How To Read A Book ( Kitap Nasıl Okunur)

Yazarları, Mortimer J. Adler& Charles Van Doren. Hiç tanımıyorum. Tanışmalıyım dedim kendime. Descartes de ‘En iyi kitapların okunmasını, geçmiş yüzyılların en büyük insanlarıyla konuşmak gibi’olduğunu söylememiş mi? Ben de kendimi bu büyük kitabevleri ziyaretlerimde acaba hangi kitaplar var, kimler yazmış, nasıl yazmış, ne zaman yazılmış gibi bir dizi sorular aklıma gelir ve heyecanlanırım.

1535051_10201320560072092_1670254229_nÖzellikle; Saint Gallen Manastır Kütüphanesi’ni ziyaret ettiğimde de  5.yüzyıl da yazılmış kitapları, onların yazılım şartlarını ve materyallerini ve geçirdiği evreleri öğrendikten sonra, raflarda ki kitapları incelerken bakışlarımla onları incitmekten çekindim ve onları görmek, onları tanımak bana kendimi çok iyi hissettirdi.

Aynı şekilde Zentralbibliothek de olmakta beni aynı şekilde mutlu etti. Bulduğum ‘How To Read A Book’kitabı incelemeye başladım. 426 sayfa. 1940 yılında ilk baskısı yapılmış fenomen olmuş klasik bir kitap. Biraz okudum. Kitap, okuyucu için zamanın en iyi ve en başarılı kılavuzu olmuş ve daha sonra yeniden yazılmış ve güncellenmiştir. Yazarlar bu kitapta tiyatro, şiir, tarih, fen, matematik, felsefe ve sosyal bilim dallarında farklı okuma tekniklerini öğretmektedirler.
Kitabı okumak için sürem kısıtlı, burada bitiremem. Ben bu kitabın yeni baskısını  satın almalıyım dedim. Hem daha rahat okurum hem de sorularıma cevap bulduğumda altlarını rahatlıkla çizerim. Kendimce notlar alabilirim. ‘Kitap nasıl okunur’ kitabının yazarlarının benim okuma biçimimle, karşılaştırmasını yapabilirim daha doğrusu hem kendime hemde kitap yazarlarına eleştirel bakabilirim. Bu güne kadar okuduğum yüzlerce kitap okumalarımı hem hatırlarken hem de yazarlara anlatabilirim.

İstanbul’dayım. Satın almayı düşündüğüm kitabı araştırdım ve buldum. Birleşik Dağıtım Kitabevi tarafından 2011 yılında tekrar basılmış. 352 sayfa. 13,5x21cm. boyutlarında karton kapak. A.Erkan Koca tarafından türkçeye çevirisi yapılmış. Sevindim. ‘Daha seri okurum’ dedim kendime.

Kitabın türkçe çeviri adı: ‘Kitapları Nasıl Okumalı’

Üzüldüm. Ben şimdi bu kitabın içindeki çeviri bilgilerini merak etmeye başladım. Çünkü orjinalinden bire bir çevrilmiş midir? diye sordum kendime. Çeviri yapılırken çevirmen kendinden birşeyler katmadan bire-bir aynen  çevirisini yapılmalıdır. Cümleleri bölmemeli, yazarın ifade dilini aynı çevirmelidir. Doğrusu da budur.

Doğru kitapları bulmadan önce yapılacak işin doğru bir okuma yapmayı öğrenmeye çalışmak olduğu gibi doğru tercüme kitaplarının bulunmasının da en az yazmak ve okumak kadar etkin bir eylem olduğunu söylemek isterim.

İncelemeci ve analitik okumalar her zaman üzerinde düşünmeye değer yaklaşımlar bulundururlar. Tarih, felsefe, roman, sosyal bilimler gibi kategorilerdeki kitabları ayrı ayrı ele alarak incelemek ve içinde barındırdığı dünyaları keşfetmekle yazarın yazma eylemi kadar okurda okuma eyleminin başarısını ortaya  koymalıdır.

Düşünmemizin temel birimleri soyut olduğuna göre, onlarla ortaya koyduğumuz düşünce ve o düşüncenin taşıdığı, aktardığı bilgi gerçek olabilir mi? Gerçek denilen, bilincimizden bağımsız olarak varolandır. Gerçek varlıkla yani ‘How To Read A Book’ (Kitap Nasıl Okunur) isimli kitapla, A. Erkan Koca tarafından tercüme edilen ‘Kitapları Nasıl Okumalı’ türkçe kitap arasındaki bu önemli ayrım da tercümede ki ‘gerçeklik’tir. Gerçeklik, gerçek kitabın ilk göze çarpan adının çevirmesinde ki özelliğidir. İlk basamakta kitap ismi; ‘Düşünsel’ olmuştur. Düşsel varlığın ise gerçekliği de düşündürücüdür.

Her kitap ayrı bir dünyadır. Her gece uykuya dalmadan önce sevdiğimiz bir kitaptan belli bir bölüm okumak bizi farklı dünyalara götürmez mi? Kağıt üzerinde yazılı her metni aynı şekilde okumak, aynı şekilde anlamına varmak ve tam bir kavrayışla, yazarın vermek istediklerini almak her zaman mümkün olmayabilir. Shakespeare’nin soneleriyle (Sone, belli bir uyak ve ölçü kalıbına dayalı, on dört dizelik şiir. Şairin, deyiş akıcılığı, ses uyumu, anlatım güzelliği sağlama, tek düzelikten kaçınma ve dile esneklik kazandırma gibi nedenlerle, her dizede değişik ayak türlerine de yer verir. Shakespeare’in sonelerine ayrıcalık kazandıran etkenlerden biri de, üstün yaratıcılığı ve sezi gücüyle bu esnekliği sağlamada eriştiği yetkinliktir.), bir yemek kitabını aynı şekilde okumak mümkün mü? Balzac, yada Tolstoy kitapları okumak ekonomi kitabı okumakla bir tutulabilir mi? Ya da bu okumalar, aynı okuma eylemi midir?

Siz ne dersiniz?

Salime Kaman

11.02.2014

 

LUZERN

IMG_9126İsviçre’de kızımı ziyarete gittim. 16-26 Ocak 2014. Kışın kendini yavaş yavaş gösterdiğini burada hissettim. Bu sefer aklımda Alp dağları.  İsviçre denilince, Alp dağları, kar ve kayak akla ilk gelenler değil mi?

Kızımın çocukluğunda severek seyrettiği Heidi’nin yaşadığı yer Alpler. Alp dağlarında dedesiyle beraber yaşayan masal kahramanı Heidi’nin ülkesindeyiz. Kızımla birlikte, Zürich’ten Luzern’e trenle gidiyoruz. Tren yolculuğum sırasında karlı dağlara bakıyorum. Alp dağlarının karlı tepelerinde bir dağ evinde yaşayan Heidi’nin evi de bu karlı yamaçtaki küçük evlerden biri olmalı diye düşünüyorum. Manzaranın güzelliği adeta beni büyülüyor. Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda örnek alınmış bir ülke İsviçre. Türk hukuku oluşturulurken İsviçre medeni hukukundan alıntılar yapılmış. İsviçre’nin çok medeni bir ülke olduğu ve Osmanlı zamanında Avrupa’da eğitim gören hukukçuların tamamına yakını İsviçre’de eğitim gördüğü bilinir. Ancak, medeni hukukunu örnek aldığımız, İsviçre’nin kadınlara seçme ve seçilme hakkını 1971 yılında verdiğini  biliyor musunuz? Tüm Türk kadınlarımızın bunu akıllarından çıkartmamalarını dilerim.  Fransa ve İtalya, kadınlarına  seçme seçilme hakkını 1946 yılında verirken, Türk kadınlarına, milletvekili seçme ve seçilme hakları Atatürk’ün girişimleriyle Türk anayasısın da yapılan bir değişiklikle  5 aralık 1934 de  tanınmıştır. Ne yazık ki, bazı Türk kadınları bunun değerini hala bilememektedir.

İsviçre üç ülkenin kesişim noktasında kalmış bir ülke. Halkı Fransız, İtalyan ve Alman. Herkes birbirinin dillerini konuşuyor. Üç farklı kültürü var. Bu farklılık mimariye de yansımış. Bunları görmek mümkün.

Yolculuğumuz trenle yaklaşık bir saat sürdü. Luzern’e  geldik. Alp dağlarının kuzey eteklerinde bir şehir. İsviçre’nin tüm nüfusu 8 milyon civarında, Luzern şehrinin nüfusu 378 bin. Kentin özellikleri bölgelerine göre değişiyor; kuzeyi sanayi, güneyi ise ticaret ve kültür merkezi sıfatlarını taşıyor.

İstasyondan çıktıktan sonra biraz yürüyoruz. ‘Sammlung Rosengart Luzern’ resim müzesini görüyoruz. İçim içime sığmıyor heyecanlanıyorum. Öyle özledim ki o şaheserleri. Bir an önce onları görmek için içeri giriyoruz. Giriş biletimizi alıp, Picasso’nun eserlerinden başlıyoruz izlemeye.

IMG_9169 Giriş katı ve I. katı geziyoruz. Picasso- Brague- Monet- Renoir- Seurat- Sıgnac- Cezanne- Utrillo- Bonnard – Rouault- Dufy- Matisse- Laurens- Sautine- Leger- Kandinsky eserlerini yudum yudum içime çekiyorum içimde her bir resim dolaşımını tamamlayınca  o resmin önünden ayrılıyorum.

Ayaklarım beni uyarınca ara verip biraz oturuyorum. Bu sefer de gözlerimi kapatıp onları tekrar tekrar gözlerimin önünden geçiriyorum. ‘Tanrım sana şükürler olsun. Bu güzel eserleri bana izleme şansı verdiğin için’ diyorum. IMG_9184

Dinlendin artık yeter diyorum ayaklarıma ve kalkıyorum ziyaret edeceğimiz ‘Paul Klee’ kaldı. Klee’nin hiçbir yerde sergilenmemiş 125 eserinin muhafaza edildiği Rosengart kolleksiyonunu  bodrum katında (basement) tek tek izlemeye başlıyoruz.  Klee’nin1910 ile 1940 yılları arasında yaptığı karakalem, suluboya, yağlıboya resimleri.IMG_9174 (Klee, İsviçre de Bern yakınlarındaki Münchenbuchsee’de dünyaya gelmiş, 7 yaşında hem müzikle hem de resimle uğraşmış. Kendini şu ifadeleri ile, “Her şeyden önce, yaşama sanatı; daha sonra ideal sanatım olarak şiir ve felsefe ve benim gerçek sanatım olan plastik sanatlar, ve son başvurduğum, çizim.”Anlatmıştır. Klee ile ilgili yazmaya başladığım araştırma yazımı daha sonra yayınlayacağım.)

IMG_9218Müzeden çıkıyoruz. Yavaş yavaş yürürken birden benim nehir dediğim bir su kenarına çıkıyoruz. Tarihi doku korunmuş, ihtişamlı binalar nehir boyunda yer alıyor. Benim her gittiğim yerlerde ziyaret ettiğim camiler gibi, kiliseleri de ziyaret ederim. Oralar da Allahın evi. Mimarisini, resimlerini, dua eden insanları, ziyaretcileri incelerim. Tıpkı müze gibi. 16. Yüzyılda yapılmış bir kilise. Bakımlı ve tertemiz. Sessiz ve huzurlu. Dışarı çıkıyoruz kızımla birlikte suskun.

IMG_9229Nehri, içinde yüzen kuğuları, nehrin üzerine çeşit çeşit yapılmış köprüleri, şehri sarmalayan surları ve arkada karlarla kaplı Alp dağlarını izliyoruz. Nehir adeta sizi çağırıyor.Yürüyerek nehre doğru ilerliyoruz, araçların karşıdan karşıya geçerken bizi beklediklerini görüyoruz ve hızlanıyoruz. Gösterdikleri saygıya şükranlarımı belirtmek için elimi kaldırarak teşekkür ediyorum. Kızım, öyle yapmamamı söylüyor. Çünkü İsviçre de yayaya yol vermek bir kültür, bir anlayış, bir saygı diyor. Ben de onlara saygı duyuyorum. İstanbul’u düşünmeden edemiyorum. Çünkü, yaya yeşil ışığında bile korkarak geçmelerimi hatırlıyorum, kırılıyorum, kızıyorum ve üzülüyorum.

 IMG_9238Kuğuların  seslerinden oluşan harika bir seranomi ile kendime geliyorum. Kuğulara yem veren çocuklar ve yemleri almak için telaşlı kuğuların çıkarttıkları sesler, sanki konukları karşılamak için söylenen seranomi, üzücü düşüncelerden uzaklaştırıyor beni.

Akşam oluyor. Dönüş vakti yaklaştı. Tren istasyonuna doğru yürümeye başladık. Yine tam vaktinde; ne 1saniye geri, ne 1 saniye ileri geçikme yok. Hayatın tüm zamanlarını eksiksiz ve tam yaşamak buna denir. Zaman değerli burada, tıpkı tüm canlılar gibi.

Sağlık ve sevgiyle kalın.

Salime Kaman

03.02.2014

 

DOĞRU NEDİR? GERÇEK NEDİR?

IMG_9024

Doğruları bulmak.

 Ömrüm boyunca ‘doğru ve gerçek’ kelimelerinin esiri oldum. Bu da benim gerçeğim işte!

 Doğru yaşamak, doğru konuşmak, doğru arkadaş, doğru dostluklar, doğru eğitim, doğru ilke, doğru zaman, doğru beslenme, doğru kitap, doğru okuma, doğru siyasetci, doğru söz, doğru iş, doğru davranış, doğru giysi, doğru yönetim, doğru bakış v.s., v.s..Daha bir sürü doğrular sıralayabiliriz.

Yaşamın içinde gerçekleştirdiğimiz her eylemi yaparken söylediğimiz bir söz. Tabii ki bu kavramı yücelten de ‘yanlış’ ve yanlışın saldığı ‘korku’ var. Ben burada boşa zaman kaybetmeden, sınırlı zaman da ‘Doğru’ nedir? Gerçek nedir?’ Kendi düşünceme göre elimden geldiğince anlatmak istiyorum.

İnsan, yalnızca vardır, kendinden önceki bir modele, bir taslağa, bir öze göre ve belli bir amaç gözetilerek yaratılmamıştır. İnsan öncelikle varolur ve kendisini daha sonra tanımlar. İnsan yalnızca vardır ve kendisini nasıl yaparsa, öyle olur. İnsanın önceden belirlenmiş bir özü olmasa da, bir taş ya da sopa gibi, basit ve bilinçsiz bir varlık değildir. Söz konusu taş parçasının şöyle ya da böyle olmak imkanı yoktur. O, ne ise daima odur.  İnsan ise,  bilinçli öznedir. İnsan, varolduğunun bilincindedir. İnsanın varlığı bilincinde, kendine dönmekte, kendini bilmektedir. Bundan dolayı, insana önceden verilmiş ve değişmeyen bir öz yüklemek söz konusu olamaz. Bilinçli bir varlık olan insanın  değişme kapasitesi vardır. Onu şimdi olduğu şeyle tanımlayamayız. Çünkü tanımladığınız anda, o başka bir şey, başka bir birey olma yoluna girer. Bilinci insanı her zaman başka bir şeye , bir öteye götürür. Bilinçli bir özne, sürekli olarak bir gelecek önünde duran varlıktır. Ve bilinç, özgürlük ve bir geleceğe doğru yöneliştir. İnsan şeylerin dünyası ve başka insanlarla farklı ilişkiler içinde olur. Buna göre, bilinç her zaman bir şeyin bilincidir ki, bu, bilincin kendisini aşan bir nesnenin varoluşunu tasdik etmek suretiyle varolduğu anlamına gelir. Bilincin nesnesi, yalnızca ‘orada olan’ bir şey olarak dünya olabilir. Dünyayı iyi ve doğru görmek, doğru okumakla doğru öğrenmekle olur. Doğru bilgi ile olur. Doğru kitapları bulmak ve boşa zaman kaybetmeksizin, sınırlı zamanda ‘en iyileri’ okumak önemlidir. ‘Doğru’ nun, bu kadar göreceli, bu kadar kişisel ve değişken bir kavramın tarifi var mı? Bu soruya kitaplardan öğrendiklerimizle, bize verilen paketlenmiş bilgi ve tariflerle cevap arayabiliriz.

Doğruya, bilgisel bir anlam verirsek eğer, yanlış ve yalan karşılığında kullanılır. Alman düşünürü Kant, bu anlamdaki doğru’yu teorik us’un duyusu sayar. Fransız düşünür Descartes, açık ve seçik bilgi’yi bu anlamda doğru olarak niteler. Metafizik ise, bilinçsel gerçeği bu anlamda doğru olarak ileri sürmüştür.

Bu gün doğru dediğimiz yarın yanlış olabilir. Aile ortamında doğru olarak öğrendiklerimiz, okulda pekiştirilse de, hayatın içinde yaşarken bir anda doğru nedir? Sorusu ile karşılaştığımızda, doğru diye bir kavramın olmadığı ile yüzleşebiliriz de.

Aslında aklın kemali, ilim ve görgüye bağlı olarak gelişme gösterir. Bir insan dağda çobanlık ettiği dönemdeki aklının kuvveti ile, üniversiteyi okuduktan sonraki aklının kuvveti bir olmaz. Akılların bu farklı kapasiteleri ve insanların farklı zevkleri, duyguları işin içine karıştırınca, değerlendirmeler de farklı olur.

Yaşadığımız dünyayı, beş duyu veya diğer hislerimizle idrak ederiz. Algılanan şeyler maddi dünyaya veya manevi dünyaya ait olabilir. Ne var ki insan zihni, gerçeği veya doğruyu araştırma yolculuğunda, belli kabullenmelere dayalı olarak gerçeği ve doğruları sınıflama ihtiyacı duyabilir.

Doğru bildiklerimiz öğrendiklerimiz birde bakıyoruz yanlış olmuş. Yine doğruya ulaşamamak. Boşa harcadığımız zamanı, o akıp giden zamanı bize hiç bir doğru yada yanlış geri getirmeyecektir. Geride bildiğimiz tek doğru nedir? dersem kendime; cevabım, matematiksel doğru olur.

O zaman aklıma şu geliyor. Gerçek nedir? Düşünmenin temel birimleri, kavramlar, simgeler, imgelerdir. Bunların tümü soyuttur. İnsanın söylediği bir bilgi doğru olabilir ama asla gerçek olamayabilir.

Örnek verirsek, ‘Ağaç’ kavramı, bir nesnenin karşılığı olduğu için onun somut bir kavram olduğu söylenir. Özgürlük, mutluluk, iyilik gibi oluş bildiren ya da düşsel, düşünsel varlıklara yönelik kavramlar, matematiğin tüm kavramları, soyuttur bu anlamda. Ne var ki, ‘ağaç’kavramı varolan hiçbir ağacın yerini tutamaz, çünkü tüm kavramların soyut olmasıdır. Bu anlamda, insanların önemli bir kesiminin sık sık birbirine karıştırdığı ya da birbirinin yerine kullandığı, ‘gerçek’de bir kavramdır, ‘doğru’da bir kavramdır. O zaman yine kendime soruyorum.

Gerçek nedir? Doğru nedir? Bilgi nedir?

Gerçek, somut ve nesnel olarak var bulunandır. Hakikat ise gerçeğin bilinçteki yansısıdır. gerçek olan, yani gerçek varlık, biz düşünsek de düşünmesek de varolandır. Gerçek olanın en önemli özelliği, zamanda ve mekanda var olmasıdır.

‘Doğru’ kavramı ise, bilgiye ait bir değerdir. Doğru bilgi nedir?

Bilgi, belli bir süreç içinde edindiğimiz birikimlerdir. Eksikliği fazlalığı tartışılabilir ancak gerçekliği kanıtlanmış bilgileri, başka bir iddianın gerçekliğini ispatlamak için kullanabiliriz. Bilgi, özne ile nesne arasındaki ilişkinin sonucunda ortaya çıkan bir üründür. Bilen ya da bilmeye yönelen bir özne yoksa, tek başına nesnenin varlığı, bilginin ortaya çıkmasına yetmez.. Doğru bilgi, nesnesine uygun olan bilgidir. Bir bilgi, nesnesine uygunluğu oranında doğrudur ya da yanlıştır denilebilir. Doğruluk bilginin bir özelliğidir.  Doğru bilgi hem bilgisi olduğu ileri sürülen nesneye ya da gerçekliğe uygun olan hem de mantıksal tutarlılığa sahip olan bilgidir.

Diyebiliriz ki gerçek, değişmeyendir, sabittir, evrenseldir. Gerçek, hiç kimsenin zihnine sığabilecek kadar küçük değildir.

Doğru; değişkendir, yanlışlanabilir, tartışılabilir. Gerçek; sabittir, değişmez, tartışılamaz.

Hayatımızdaki bu farklı doğru ve gerçekleri, beyaz ışığın içerdiği renkler kuşağına benzetebiliriz. Tek bir güneş ışığı vardır ve bu beyazdır. Tek doğru ve gerçek budur. Ancak beyaz ışık kırılınca, yedi farklı renkten meydana geldiği görülür. Tıpkı gökkuşağı gibi. Bu farklı renkler, tek beyaz ışığın, farklı boyutlarını oluştururlar. Doğrular işte bu yedi renk gibidir. Ya sizce?

Sağlıkla ve sevgiyle kalın            IMG_9232

Salime Kaman

30.01.2014

ANNEM

12 Ocak 2014 pazar  günü  Mevlid Kandili. Peygamber Efendimizin doğduğu gece. Bu gece, müslümanlar Sevgili Peygamberimizi derin bir saygı ile anarlar. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed kendisinden önceki peygamberler gibi sadece bir kavme veya millete değil, bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Sebe, 28)

Kur’an-ı Kerim, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in inananlar için en güzel örnek olduğunu bildirmekte ve bu hususta şöyle buyurulmaktadır: “Andolsun, Allah’ın rasûlünde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah’ı çok ananlar için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 21)

Peygamberimizin, doğumunu anarken 12 Ocak 2014 saat 22-30 da, Sevgili Annemi kaybettim. Bu gece Yüce Allah’ım annemi yanına aldı. Bu gecenin manevî zenginliği içinde, annem gözlerini bu yalan dünyaya kapadı. Yine genç yaşta kaybettiğim canım kardeşim Sevinç, sevgili babam onu karşılayacaklar. 

Nurlar içinde yat  canım annem.

Arif Nihat Asya nın şiirinde dediği gibi, annem bende senin için :

Bir dediğini
İki etmiyeyim diye
Öyle çırpındım ki
Ve seni öyle sevdim sana
O kadar ısındım ki
Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim.

 Seni çok derin seven kızın Salime.

15.Ocak 2014

 

AKARETLER YOKUŞU

Yorgun bir günün bitiminde Akaretler yokuşundan yavaş yavaş yukarı doğru çıkıyorum.

images

Sanki ilk kez gittiğim bir şehrin bilmediğim bir caddesinde dolaşırken duyduğum heyecan gibi. Sanki yeni tanıdığım bir insanı keşfertmek gibi. Anlamak, anlayabilmek için çaba harcıyorum. Çok  zor. Kendimi kenara çekiyorum. Tarihin o kocaman taş duvarlarına sırtımı dayıyorum. Güç almak için. Kar kış, soğukta yorgunluk nedir bilmeden yıllarca çalışmışlıkta ilk defa başıma gelen ve gözlerimin hiç dokunmadığı durumla karşı karşıyayım. Hayatını zorluklarla idame ettiren insanları, çok ağır yaşam koşullarında yaşıyan insanların çektikleri acıları gördüm. Hep onlara elimi uzattım. Ama böylesini görmedim. Yorgun ve yaşlı adam, ayakları çıplak. Pantolon paçaları geniş biri uzun yerlerde, diğeri kısa. Kısa paçadan görülen sağ ayağının bileği incecik ve çelimsiz. Pantolonu beline, düğüm düğüm iplerle  bağlamış. İki büklüm yürürken sırtında ki yükünü, sağ ayağını öne doğru ayak ayasını granit taşları kavrayak bir iki sarsıntı sonrası dengede tutma çabası içinde. İçim sızlıyor. Yokuş aşağı inerken sırtındaki yükün sağa-sola sarkan parçaları ile yüzü örtülüyor. Başını kaldıramıyor. Bu güçlü insanın yüzünü merak ediyorum. Kafasını kaldırsa yüzünü görsem diyorum kendime. Gözlerimi kaçıramıyorum.  Sırtımı taş duvara iyice yapıştırdım. Ağrım ve yüküm daha da arttı sanki. Elimi nasıl uzatmalıyım.  Düşündüm….

Hayat bu mu? Dedim kendime. Hayat bitmek tükenmek bilmeyen bir savaş mı? Hayat bir görev mi?

Yükü kendinden misli misli büyük ama adam taşımakta kararlı. Bu ağır yükü hakkı ile yerine getirmek ve ilerde kendini bekleyen kamyona taşımaya kararlı. Sınırlarını adam kendi kendine zorluyor. Taşıyamacağı bir yükün altına bedenini koymuş ve eyleme şeçmiş. Umudunu yitirmeden taşıyacağına inanarak yükünü hafifletmeye çalışarak hedefine zor da olsa sarsıntı ile yürüyor. Ben de yarattığı sarsıntı daha büyük. Adam anlaşmış. Kendiyle anlaşmış. ‘Bu yük benim ve biricik anlaşma yapmam gereken kişi benim demiş.’ Yoksa o kocaman dünya gibi yükü bu çelimsiz haliyle taşıması imkansız. Asıl meselede bu olmalı. Bizim yaşama bakışımız, yeni farkındalıklar yeniden doğan algıyla yaşama farklı bir bağlantı kurmak değil mi? Tıpkı Atlas gibi. Yunan mitolojisine göre; ‘Zeus, Atlas’a kızar ve onu cezalandırır. Sonsuza kadar dünyayı sırtında taşımasını ister. Bu görevden kurtulmak isteyen Atlas, kendinden yardım isteyen Herkül’e sinsice bir tuzak kurar. Herkül, Atlas’a bahçede bir ejderhanın koruduğu üç altın elmayı ele geçirmek istediği anlatır. Atlas, Herkül’e kendisi dönünceye kadar dünyayı sırtında taşırsa elmaları ona getireceğini söyler. Atlas elmaları getirir. Herkül’e şöyle der. ‘Sen taşımaya devam et!’ Bunun üzerine Herkül taşımayı kabul eder ama sırtına bir omuzluk yerleştirene kadar birkaç dakika için Atlas’ın tutmasını ister. Atlas dünyayı sırtına alır almaz Herkül kaçar ve Atlas kandırıldığını anlar. Bazı hikayelerde gök gürültüsünün Atlas’ın Herkül’e haykırışı olduğu da anlatılır. Atlas’ın omuzlarında dünyayı değil gökubbeyi taşıdığı söylenir. Tıpkı düşünceden, eyleme geçen yenilenmesiyle yükünü hafiflettiğini ve inançla ebedi kölelikten hür bir kahramana dönüşmesi olmalı.

 Karşımda Akaretler yokuşundan 2013 yılında sırtında kocaman yüküyle aşağıya inmeye çalışan bu adam da benim için bir hayat kahramanı olmuştur.

Tıpkı Foucault’ın dediği gibi. ‘‘Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır.’’

 

Tüm okuyucularıma  Mutlu yıllar.

Salime Kaman

30.12.2013

 

OTOKONTROLÜN FAYDALARI

Bugün kendi blog sayfamı kontrol ederken ‘Salime Kaman/ Otokontrolün faydaları’ yazan bir sayfa gördüm. Merakla sayfayı inceledim. STANDART Ekonomik ve Teknik Dergisi’nin Kasım 1992 tarihli sayısında, TSE nin standartlar gününde düzenlediği bir panelde panalist olarak bir konuşma yapmıştım. O konuşmanın metni.

Ne güzel şeyler anlatmıştım. Dün gibi bana göre ama 21 yıl geçmiş aradan. O tarihlerde otokontrolü anlatıyorum İş adamlarına.

Standartı, 1988 YILINDA çalıştığım (ÇANAKKALE ÇİMENTO) şirkette uygulamaya başlamıştım. ISOO 9000 serisi. Üretimde ve Tesiste kalite güvencesi. Amaç: çalışma alanı ne olursa olsun nerde olursa olsun bir ‘SİSTEM’ kurulur. Bu kurulan sistemin çalışmasını sistemi kuran bile değiştiremez. Ben bu sistemi 1988 YILINDA   kurdum ve tüm sistem içinde yer alanlara  öğretmeye çalıştım. Farklı kuruluşlara da bilgilerimi aktardım. Bunlardan ilki TSE teknik grubu olmuştur.

Gece gündüz bu sistemi kurmak için yaptığım çalışmalarımı hatırladım. Bireylere bunu anlatmak, kabul ettirmek için yıllarca çırpındım durdum. Vaz geçmedim.Şirketim için. Ülkem için, vatanım için.

Aynı düşüncelerle çalışan AKÇANSA grubu da sistemli çalışmaları ile bugün gelişmiş ülkelerin sistemleri ile yarışır durumdadır. Kurulu sistemleri daha ileriye taşımıştır. Kapasiteleri artmıştır. Çok büyümüştür. Büyürkende hiç bir zaman geçmişte şirkete katkısı olan çalışanları unutmamıştır. Onları kuçaklayarak, başarılarının tadını hem kendi hemde büyüklerine yudum yudum  hissettirmiştir. Ayrışmacı değil, kucaklayıcı bir şekilde başarısını paylaşarak daha da büyütmüştür. Sizlerle gurur duydum AKÇANSA .

Hakkımı Helal ediyorum size.

Yolunuz açık olsun.

Salime Kaman

25.12.2013

IMG_8920

Sanal Çekicilik

Sanal alemler de mutluluğu arayanları merakla izliyorum. Bazen ben de, sanal  makinaların içinde buluyorum kendimi. Merakla ordan oraya gezip duruyorum. Parmaklarım yoruluyor tabii ki. Bu sefer  sağ elime atelimi takıyorum. Uzun bir süre atelimle birlikte geziniyoruz. İyi de oluyor zaman zaman. Beni ordan oraya alıp götürüyor kafam dağılıyor ama bir başka şeyin içine giriyorum iyi oluyor muyum bilmiyorum bildiğim beni ordan oraya sürüklüyor olması. Bu sanal çekicilik, haber ve bilgi açlığından çok hayali bir birliktelik içinde eriyip gitme olanağı sunuyor insana. Sizce de öyle değil mi?

Mutluluğa benzer bir duygu yaratabilen bir kendinden geçme, hayal kurma biçimi. Ancak sanallığın mutluluğa yaklaşabilmesinin ön koşulu, mutluluğun sahip olduğu referansların gizlice elinden alınması, herşeyi bize verir gibi düşündürürken aslında herşeyi alıp götürüyor. Kusursuz özneler olarak giriş yaptığımız bir anda, otomatikman bir nesneye dönüştüğümüzü görmüyoruz. Bu da görülmeyen bir paniğede yol açıyor aslında.

Sanalla gerçekciliği birbirine karıştırıyoruz. Bunları  karıştırmamak gerekli. Sanalın devreye girmesi gerçekleri öldürüyor. Sanal bazan bizi tuhaf paradokslarla karşı karşıya getiriyor. Kurallarını belirleyemediğin bir oyuna boyun eğmek gibi bir şey.

Gerçeklerimi öldürmek istemiyorum ben!

Ya siz istiyor musunuz ?

Gerçek sevgilerimle

Salime Kaman

17.12.2013

UMUD SAYFALARIM

Sabah erken uyandım yine. Pencereden yağan kara bakıyorum. Özgürce her yönden yağıyor iri iri. Kimseyi dinlemiyor. Karıştı ortalık. Arabalar konvoy halinde. Silecekler hızlı hızlı bir sağ bir sol. Sürücüler elleri yanaklarında düşünüyor. Çıkar yol yok. Belediye otobüsünde insanlar ayakta tıkış tıkış. Uzun bekleyişlerden sıkılmış olmalılar ki iniyorlar. Beyazlar üzerinde gri-siyah paltolu insanlar tek sıra halinde yürüyorlar. Kaskatı soğuğa karşı savunmasız insanlar. Kaç saat, kaç gün, kaç ay, kaç yıl bilmiyoruz. Bıçak bıçak duruyor soğuk yollarda.

Aman tanrım o da ne. Bir gök gürültüsü ve şimşek çakması. Ortalık aydınlandı ve pırıl pırıl. Güneş çıktı. Kar yavaşladı. Bende şaşırdım. Yaklaşık bir saat içinde yaşanan değişimler herkes gibi beni de şaşırttı. Herşeye hazır olan bizleri bile şaşırttı hava. Trafik akmıyor. Kilitlendi. Korna sesleri sağır edecek gibi peşpeşe. İnsanlar sinirlenmeye başladı.

Gökyüzü tekrar bembeyaz. Kar hızlandı. Tıpkı incecikten bir rüzgarda başakların mırıltısı gibi. Başımızda uğuldayıp duran korna sesleri. Dalıp gidiyorum uzaklara. Omuzlarım üşüyor. O da ne ortalık yine aydınlandı pırıl pırıl. Gökyüzü beyazlığını kaybetti. Bulutlar hareket ediyor hızlı hızlı. Aşağıdaki trafik hala hareketsiz. Korna sesleri arttı.


kuşlar  Kuşlar.Çeşmenin taş duvarlarına, çınar ağacının dallarına konmuş sessiz sessiz bakınıyorlar. Kınayan gözlerle bakıyorlar etrafa. Kınayan, şaşıran, soran gözlerle bakıyorlar. Hani şehir kara hazırdı. Hani tüm tedbirler alınmıştı. Kuşlar vıcır vıcır. İstanbul kara teslim. Değişen hiç bir şey yok. Yarınlara ayırdığım  umud sayfalarımda azaldı yavaş yavaş. Saatler arasında kayboldum.

Sevgi ile ısınan kalplerinizi soğutmayın.

Salime Kaman

11.12.2013

ATIK SU BORULARI

Evsel ve endüstri kaynaklı suları taşıyan kanallar.

Konutlardan ve okul, otel gibi küçük işletmelerden kaynaklanan, insanların günlük normal faaliyetlerindeki ihtiyaç ve kullanımları nedeniyle oluşan atıksuları taşıyan atıksu kanallarının tamiratını, değiştirme çalışmalarını İsviçre’de gördüm ve şaşırdım. Yoldan gelip geçen yayalar ve trafikte seyreden araçların tüm emniyet tedbirleri alınmıştı. Çevrenin kirlenmemesi ve korunması için tüm önlemler alınmıştı. Mutlu oldum.IMG_6247IMG_6249IMG_6250

Atık su boruları sırlanmıştı. Ben bunu ülkemde telefon direklerinde ki izolatörler için üretilen porselen fincanlar da görmüştüm.

Sonra ülkemde bulunduğum yerlerde (şehirler- kasabalar-köyler) yaşanmışlıklarımı hatırladım. Üzüldüm. Hem de çok üzüldüm. Neden mi? Yerleşim yerlerinde iş makinaları yollarda çalışırken çevre emniyeti ve çevre kirliği düşünülmeden yapılan tamiratlara üzülüyorum. Yapı kalitesine üzülüyorum. DSC_3349-591x250

Döşenen pis su boruları çimento ile yapılmıştır ama sızdırmaz olup olmadığı  daha doğrusu kalitesi hakkında birşey de söylemek istemiyorum.

Fotoğraflara bakıp siz karar verin, ne dersiniz?

Sonra Kamboçya da geçirdiğim günleri hatırladım. Su köyü geldi aklıma. Ya orada balık tuttukları, yaşadıkları bu yerlerde atık sularının nereye gideceğini düşündüm. Daha da çok üzüldüm. IMG_8364

Halimize şükretmeye başladım.

Kaliteli bir yaşam içinde sevgiyle kalın

salime kaman

02.12.2013

KÜLTÜRÜMÜZ

Bu gün bir televizyon proğramını izlerken, uzman şöyle diyordu; ‘Dünya psikolojine, kültürümüzün hümanist yönü yardımcı olacaktır’

Sunucu, uzman cümlesini tamamlamadan, lafa giriyor ‘coğrafyanın kültürü’ desek diyor ve hareketleri ile komşu müslümanları ifade eder gibi ağzını eğip büküyor.

Ya da en az bunu ifade ettiğini, anlamsal olarak  bana geçiriyor. Düşünüyorum. Sunucu neden böyle bir ifade kullandı? Uzman konuğun, ne dediğini anladığını düşünüyorum ama, neden?

Kültür, bir milletin din, ahlak, hukuk, akıl, estetik, iktisat ve fen alanlarındaki uyumlu bütünüdür.

Medeniyet, bilim ve teknolojiyi içerdiğinden milletlerarası bir karakterdir.

Ancak uygarlık evrenseldir ve tüm milletlerin malıdır.

Bunları sunucunun bildiği düşüncesindeyim de!

 

Uzman Prof.Dr. devam ediyor, onu düzeltiyor ve hayır ‘kültürümüzün ’ diyor. Türk toprakları üzerinde yaşanan kültür bizim kültürümüzdür. %99 u müslüman bir ülkenin insanlarıyız. Bizim dediğimiz kültürümüze, Irak-Suriye-Arap topraklarında yaşayan insanlar müslüman olabilir ama bizim kültürümüzle onları ilişkilendirmek de düşündürücüdür.. Türk kültürü demek zaten Türk toprakları üzerinde yaşayan insanların  kültürü demektir. Bu insanların %99’unun dinide ‘müslüman’dır.

Bu diyaloğ bana Kuran’dan Ali İmran suresi 78. Ayet’i hatırlattı. Şöyle ki;

 

Onlardan (Kitap ehlinden) bir grup var ki, Kitab’dan olmadığı hâlde Kitab’dan sanasınız diye (okudukları) Kitap’tanmış gibi dillerini eğip bükerler ve, “Bu, Allah katındandır” derler. Hâlbuki o, Allah katından değildir. Bile bile Allah’a karşı yalan söylerler. (ALİ İMRAN 78)’

 

Sunucu kitaptan birşey okumadı. Ancak söyledikleri ve hareketleri bana bunu hatırlattı. Neden?

Çünkü oda biliyor kültürümüzü. Ama konuyu saptırarak ağzından çıkanı elleriyle destekleyerek ifadeye çalışıyor. Yazık. Gerçek Âfet budur. Ellerinde mal veya iktidar bulunan kimselerin zevk ve amaçlarına gerekçe bulmak için yaptığı bir şeydir âfet. Kişinin davet ettiği iyiliğe davranışlarıyla ters düşmesidir âfet… Gönüllere kuşku düşüren âfet budur.

İnsanlara söylenen yalan da Allah’a karşı söylenmiş bir yalandır.

Ne diyebilirim: Ben sadece; Kültürümüzün hümanist yönü dendiğin de, ‘milletimizin yetiştirdiği bilimsel, sanatsal, düşünsel bireylerin yarattıkları’nı anladığımı söyleyebilirim.

 

Kirlerle dolu bir dünya içinde çırpınıyoruz temiz kalmak için. Bu gün yine bazı okumalar yaptım. ‘Başımı açmayacağım. Bir daha kirlenmeyeceğim’ v.s. diyorlar. Bunlar gerçekten yanlış ifadeler. Ya iç kirliliği. Ya görünmeyen kirlilikler. Bunlar nasıl temizlenecek. ALLAH’IM herşeyi görüyor. Burada islam dininin kutsal kitabı, Kur’an dan, Bakara suresi 79. Ayeti sizlere okutmak isterim. Şöyledir.

‘Vay o kimselere ki, elleriyle Kitab’ı yazarlar, sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, “Bu, Allah’ın katındandır” derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların hâline! Vay kazandıklarından dolayı onların hâline!’(Bakara suresi 79)

 

Burada söylemek istediğim; kendine kazanç sağlamak için söylenen, yazılan kirliliklerdir. Bu tip söylemleriyle iyice kirleniyorlar.

Vay onların haline diyorum bende.

Sevgiyle Kalın

Salime Kaman

01.11.2013

 

KAMBOÇYA

9.yüzyıl dan beri yaşayan meydeniyetlerin içindeyim. Vahşi, gizemli el değmemiş sindirilmesi çok zor bir ülke. Etrafım tropik bitki örtüsü ve el değmemiş ormanlarla çevrili. Kendime, gerçekten bu dünyada olup olmadığımı soruyorum. Zaman zaman gözlerimi kapatıp gördüklerimi içime doldurmaya, hazm etmeye çalışıyorum. Seam Reap Nehrinde gezinti

Angkor Vat, Kamboçya da Siem Reap kentinde yer  alan, Kral 2. Suryavarman adına yapılmış bir tapınaktır. Dünya Kültür mirası içinde yar almaktadır. 12. yüzyılda inşa edilmiş ancak tüm tarihi eserler gibi günümüze dek oldukça iyi korunmamış. Vahşetini öğrendiğim savaşın izlerini taşıyor hala. Kafası kırılmış heykeller, kurşun izleriyle dolu duvardaki kabartma resimler. Bölgedeki tek dinsel yapı olarak günümüze kadar dayanabilmiş bir Hindu tapınağı, daha sonraki dönemlerde Budist tapınağı olarak kullanılmış. Kamboçya ile özdeşleşen yapı ülkenin ulusal bayrağının üstünde de betimlenmektedir. Ülkeye gelen turistlerin en çok ziyaret ettiği bir yerdir.

Angkor Vat Tapınağın çevresinde 3.6 km uzunlunda kalın duvarlar ve hendekler bulunmaktadır. Tapınağın dört bir köşesinde birer küçük, ortasında bir büyük kubbe bulunmaktadır. Tapınağının ortasında ki kubbenin bulunduğu yere tahta merdivenlerden çıktım. Dünyanın 8. harikasının tepesinden etrafı izliyorum. Uçsuz budaksız el değmemiş vahşi ormanlar ve ormanın tüm ihtişamını yeşilin perspektifi içinde izlemek, sonsuzluk duygusunu tadmak gibi birşey. ‘Angkor Thom’, ‘Ta Prahom’ ve diğer tapınakları geziyoruz. Tapınağın alanı çok büyük kocaman bir orman alanı. Turistler, tuktuklarla, motosikletle, fil safari ile dolaşıyorlar. Ben de tuktuklarla gezenlerdenim.

 Ta Prahom tapınağının olduğu alanda kökleri dışarda devleşmiş kocaman ağaçlar birbirleriyle iç içe olmuşlar. Yapraklarıyla haberleşirken çıkarttıkları sesler sanki bir müzik kutusundan dökülen nağmeler gibi.

Siem nehri üzerinde kırık dökük ahşap boatla ilerliyoruz. Su üzerinde önce tek tük evler görülmeye başladı. Girişte beton direkler üzerine yapılmış bir bina. Otorite duygusunu aktaran güçlü bir yapı. Yaklaşıyorız ve üzerinde ‘jandarma’ yazıyor. Su üzerinde ilerliyoruz. Evler sıklaştı. İki tarafımızda dizi dizi  su evler ve içinde yaşayan insanlar. Çocuklar, yaşlılar, kadınlar, erkekler hepsi sofada, kalabalık yaşıyorlar. Onlar da gelip geçen boatlara, içindekilere bakıyorlar. Aslında her iki tarafta birbirini anlamaya çalışıyor. İnsanların, doğanın el değmemiş bu kesitinde hayatta kalma mücadeleleri, bu aşırı noktada insanların yapısı öyle güçlenmiş ki. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, erkekler hepsi su üzerinde yaşıyorlar. Balık tutuyorlar. Hepsi birbirinin aynı görünüyor.

Gerçekten hepsi birbirinin aynı mı?  Onları anlamaya çalışıyorum. Düşüncelerini, duygularını! Kafam karışıyor. Duygularım karışıyor. Yine de gözlerimi onlar gibi açıyorum birşey kaçırmamak için. Doğanın hiçbir köşesine el değmemiş bu vahşi manzaranın ortasında yarı çıplak balıkçılar farklı bir dünyanın mücadelesi içindeler hep birlikte.

Ülke 90 yıl Fransız sömürgesi olarak yaşamış. Fransız sömürgesinden kurtulmuşlar ama özgürlüklerini yaşayamadan 1974-1979 yıllarında kendi toplumunun içinden çıkan ama içinde kendini özgürleştiremeyen bir başkanının zülmünü yaşamış yıllarca. Okuyan-gözlük takan-sanatla uğraşan herkesi pirinç tarlalarında çalıştırmaya zorlamış çalışmayanları katletmiş. Tam dörtmilyon insanı öldürmüş. Ülkenin parasını kurşunla ziyan etmemek için, taşlarla kafalarını parçalayarak öldürtmüş. Geride kalan çocukların bir gün hesap sormasından korktuğu için küçük çocukları, bebekleri ağaç köklerine vurarak öldürtmüş bir cani.

Bu cani, POT POL. Bir dönem kuzey Kore’ye, bir dönem Amerika’ya sırtını dayamış. Ülkesi için değil, çıkarları için çalışmış. Tarihte affetmeyecek, ALLAH ta affetmeyecek bu insanı.

Ülke de ölüm yaş ortalaması; kadınlarda altmışbir, erkeklerde ellidokuz.

Bence bu yaş ortalaması çok iyi. Çünkü, ruh ve bedenin birlikte sindirilerek yaşadığı 60 yıl. Çocuklar, torunlar,nineler, dedeler doğa ile iç içeler. Vakit bol.

Kapitalizm’in pençelerine düştükleri zaman savrulacaklar. Ülkeleri borçlanacak, İçinde yaşıyacakları ne bir orman, nede gölgesinde oturacakları bir ağaç kalacak. Hayvanlar yok olacak. Araçlar artacak. Hava daki CO2 oranı artacak. Kapitalizm havarileri rant için ülkeye dolup en büyük olmak için yarış yapacaklar.

Tüm bunlara bizim gibi onlar da seyirci kalacak.

Salime Kaman

21.10.2013IMG_8433IMG_8387

                                         

ANILARIM (I)

Ah o eski günler diyorum bazan. Neden mi? Zaman su gibi geçiyor da ondan.

Niğde de işe başlamamın 3.ayı

O küçük Anadolu şehrinde akşam oldumu saatler duruyordu sanki. Akşam karanlığından, göz kapaklarımın ağırlaşarak kapandığı zamana kadar geçen süre ne kadar da uzundu. İşten geldikten sonra peşpeşe yapılan planlı ev işleri bittikten sonra önümde hala kocaman zamanlar kalıyordu.  Yemek yedikten  sonra, saatlerce kitap okuyordum. Gözlerim yoruluyor, kapakları ağırlaşıyordu. Dalıp gidiyordum.

Şehir sessiz, erkenden kapanıyordu dükkanlar. Suskun kentin dar ve kısa caddeleri bitiyordu hemen. Caddeyi birkaç kez gidip gelmek, ıssızlaşan kentte dikkat çekiyordu. En iyisi servise binip eve gitmek diyordum kendime. Karanlığa kalmaktan korkardım çünkü yüreğimin vuruşları hızlanıverirdi hep. Korku değil ama eve geç kalma telaşı vardı. Çocukken babam, ‘hava kararmadan evde olmalısın’ derdi. Büyüdüm, üniversiteyi bitirdim. Kimya mühendisi oldum. Niğde de çalışıyorum. Ama hala kulaklarımda babamın sesi , ‘hava kararmadan evde olmalısın’.

Evim küçük odamdı. Misafirhanenin üst katında bir odada kalıyordum. Günün işinden, dolaşmaktan yorgun bacaklarımın ağrısını duyunca  daha da çabuk telaşla dönerdim odama. Odamım kapısından içeri girince, sıkıntılarımdan, özlemlerimden kurtulmuşcasına  rahatlardım sonra yalnızlık duygusu sarar dört bir duvarı. En büyük arkadaşım olurdu hayallerim. Hayal kurardım. Hayallerim güç verirdi bana. Alınganlıklarım, cesaretsizliklerim, kaçışlarım hepsi üst üste geçer dururdu gözlerimden. Sıkılırdım bunlardan git der gibi tüm bunlara gözlerimi kapardım sıkıca. Sonra gözlerimi tekrar açardım bu sefer herşey ışıl ışıldı. Sanki ay ışığı dolmuştu odaya pırıl pırıl. Geleceğimi, beni bekleyen güzellikleri düşünürdüm gözlerimi kırpıştırmadan. Kariyerimi, yuva kurmayı, doğacak çocuklarımı,  hayal ederdim. Etrafım kalabalık olmaya başlardı. Hayal gücüm  yorulmak bilmeden dolu dizgin koşmaya başlar ve çoştukca, çoşardı. Cesaretlenirdim. Böylece saatler geçer, özlemlerden, isteklerden yorgun düşerdim ve hayallerim bir yerde kopar, dalar giderdim uykuya.

Bugün tüm hayallerime kavuştuğumu söyleyebilirim. Yıllar önce hayalini kurduğum her şeyi bugün yaşıyorum. Sanki önizlemesini Niğde de seyrettiğim bir film gibi. Einstein şöyle der. ‘Hayal gücünüz geleceğinizi belirler.’ Bende  geleceğimi Niğde de hayal kurarak belirlemişim tıpkı Einstein’ın dediği gibi.

Siz de hayal gücünüze gem vurmayınız bırakın özgürce koşsunlar. Hayallerinizin hamlamasına izin vermeyiniz.

Sevgiyle kalın

Salime Kaman

08.09.2013

DERİN

IMG_7066

Biraz önce Amerika daki kızım ve torunumla görüştüm. Mutluyum. Torunum truck-car-yeni- no- nine-dede- baby gibi kelimelerle bir ksmıda işaret diliyle konuşuyor. Minik elleri, minik adımları ile koşarak anlatıyor her şeyi. Kocaman sevgi dolu gözleri ve sözleri ile yüreğimi titretiyor Derin derin. Bu gün haftasonu ve annesi yanında. Tüm özlemleri,sevgileri bir yumak olmuş sanki yuvarlanıyor annesinin kucağında. Arada bir cam var, uzansam dokunacağım. Derin de öyle yapıyor. Uzanıyor ve ekranı öpüyor beni öpmek için. Topunu uzatıyor bana camdan vermek için. Okyanuslar, ve kıtalar var arada. Sevgimiz okadar büyük ki hatırlamıyoruz hiç birini. Bende onun gibi ekranı öpüyorum. Kokusunu hissediyorum misler gibi. Sevgisini hissediyorum sıcacık. Tenine dokunuyorum sanki yumuşak ve duru. Herşeyi çekiyorum içime gitmesin diye. Sonra bye bye ve bir öpücük.

Ekran kararıyor. Görüntü kayboluyor. Önümde kocaman okyanuslar, miller, kıtalar. Ulaşılmazlık ve hasret ama kocaman.

Gözlerimi kapatıyorum derin derin sensizliğinde seni, kokunu içime çekiyorum. Güzel olduğu kadar acı bir koku hissediyorum. Hasret kokusu.Burnumun direği sızlıyor, gözlerim soluyor sanki.

Büyük rüzgarlar esecek ve kokunuzu bana getirecek diyorum ve şükrediyorum, denize bakarak.

Sağlıkla kalın.

Anladım hayatmış mazinin adı
Yıllara karışan her şey ses verir

Hasretle doludur geçmişin yadı
Mazinin elemi bile tatlıdır.(Nazım Hikmet)

Salime kaman

01.09.2013

BOZCAADA’DAN SEVGİLER

IMG_7085

Bozcaadaya gitmek için geyikli iskelesinden feribota bindik. Vapur hareket etti limandan yavaş yavaş. Süzülüyordu sanki. Deniz sakin hafif ürpermiş gibi, hava esintisiz. Sessiz ve sakin bir gün. Uzaktan martıların bir teknenin etrafında daireler çizerek uçuşunu zevkle izliyorum. Gözlerim  arkamızdan baktığını son anda fark ettiğim,  fabrikanın sülüetine takılıyor. Gördüklerim yıllar önceye götürdü beni. Yaşamımın bir dilimi  karşımda yükseldi ansızın. Mutlu oldum. Sanki yeni tanışmış gibi. Yüzümde bir tebessümle hayran hayran yada özlemle bakıyordum. Yüzümdeki gülümseme daha derinlerde yüreğime kadar dağıldı.

Otuz dakika sonra Bozcaada iskelesindeydik. Mavilik dağıldı. Ada, ochre boyası yani toprak boyası ile boyanmış gibi. Temiz ve parlak . Yer yer yeşillikler, evler ve adanın sembolü olan kale. Yavaş hareket eden araçlar, insanlar. Huzurla karşılıyorlar bizi. Dostlarımızla birlikte bizde yavaş yavaş iniyoruz vapurdan. Herkes mutlu bir ifadeyle bakıyor etrafa. Önce karar verdiğimiz gibi Çiçek pastanesinde kahvaltı ediyoruz kocaman çınar ağacının altında. Dalları ile kuçak açmış tüm adaya.

IMG_7077Bozcaada’nın Rum mahallerinin olduğu yerlerde yürüş yapıyoruz yavaş yavaş. Masal gibi. Sihir bozulsun istemiyoruz. Yolun solunda Bozcaada müzesi tarihi bina içinde hazırlanmış.Duvarlarını rengarenk çiçeklerin, pencerelerini tablo ve bibloların süslediği evler, ruhunuzun derinliklerine işleyen arnavut kaldırım taşlarıyla kaplanmış sokaklar, bozulmamış doğası, üzüm bağları…

Adanın  semboli olan kale, Fatih Sultan Mehmet döneminde kalıntıların üzerine yeniden inşa edilmiş. Ve daha sonra II.Mahmut döneminde yeniden elden geçen kale bugünkü durumuna getirilmiştir. Kalenin çevresinde dev bir hendek ve asma bir köprü var. Kalenin içinde adadan çıkan mezar taşları ve tarihi eserler sergileniyor.

Sokakları gezerken zamanında nüfusun çoğunluğunu oluşturan Rumlara ait bir kilisenin çan kulesini görüyoruz.

Adada ayrıca iki camide var.  Köprülü Mehmet Paşa ve Alaybey Camileri.

Sokakların büyüsünden sıyrılıp bir meydana çıkıyorsunuz. Üstü tamamen ağaçlarla kaplanmış  alanda bulunan çay bahçelerinde  soluk alan insanlarla  dolu.

Kaleden iskeleye doğru giderken, deniz ve rüzgarın birlikte hazırladıkları melodiler tüm bedenimi dolaştıkça, Herodot’un  ada için söylediği sözleri hatırlıyorum.

“Tanrı; insanlar uzun ömürlü olsun diye Bozcaada’yı yaratmış.”

Salime Kaman

18.08.2013

YIRTICI CANAVARLAR

Yaşam ağır koşullar içinde de olsa cesaretle yaşamak yada yaşamamak. Etrafımızda bulunan tüm insanları olduğu gibi kabul etmek veya etmemek.

Kendimizi sıradan ve sıkıcı bir hayata mahkum etmek yada etmemek. Gelişimimizi engelleyici ve bizi mutsuz bir hayata sürükleyecek insanların tuzağına düşmek veya düşmemek.

Hiçbirimiz unutmamalıdır ki çocukluğumuzda  geleceğe dair hayallerimizin sınırı yoktu.

Bir şey yapmaya yada yapmamaya mecbur olduğunu söyleyen insanlar, bu şeye isyan etme eğilimine girerler. Bir öfke hissederler. Duygularını bastırarak kendilerine dayatılan mecburiyetlere boyun eğdiklerinde ise mutsuz olurlar, sonrada bu huzursuzluklarını beklenmedik yollarla dışa vurarlar.

Etraf da görülenler, ne kadar aklanmaya çalışılırsa çalışılsın, ne denli sağlam temellere oturtulursa oturtulsun, durumu bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktan uzaktır herşey. Yaratılan herşeyle çileli boğuşmalar, neticede umursamaz tutumla karşılaşmalar zaman zaman karşımıza çıkabiliyor.

Aslında insanı hayvanlar aleminin en akıllısı, en efendisi olarak nitelendirmeler gerçekten doğrumu değilmi diye düşündüğüm zamanlar oluyor.  Bazan yırtıcı canavarların en azgını olarak görünüyorlar gözüme. Haksız mıyım?

En acımasız saldırılar, en acımasız ölüm makinaları, en acımasız planlar insanlar tarafından yapılmıyor mu?

Temelsiz aşağılamalar, çağdaş bakış açılarına uzak düşen davranışlardan  yalnızca biri değil midir? Bu davranışlar, gerçekleri çok iyi gizlemiş, doğru düşünmeyi engellemiş, mantıklı yaklaşmanın önüne duvar örmüştür.

Akıllı, mantıklı, bilimsel hareket tarzını seçerek tüm bu temelsiz davranışlara son veremezmiyiz? Pek tabi ki verebiliriz. İnsanlık evriminde, aslında hepimiz ortak atalardan gelmiyor muyuz?

Bütün meselelerin çözümünü kendi içimizde oluşturursak, asıl o zaman hem iç huzuruna ulaşırız hem de gerçekleri görürüz. Yaşamak, farkında olmaktır. Hayat biz gelecek için planlar yaparken başımızdan geçen herşeydir. Hayat, yaşantı aramak değil, aslında kendimizi aramaktır.

Okuduğum bir hikayeyi burada sizlerle paylaşmak istiyorum:

“Buddha, bedensel arzuları yenerek tanrısal bilgiye ulaşan ermiştir. Uzak Doğu inanışlarında, tanrısal kişi, peygamber ya da kurtarıcı mesih olarak anılır.

Buddha, birgün öğrencilerinden bir kaçıyla seyahat ederken bir göl kıyısından geçtikleri esnada içlerinden birine, “Çok susadım. Gölden bana bir su getir,” der. Öğrenci göle doğru yürümeye başlar. Tam o sırada bir kağnı gölün içinden karşıya geçmektedir. Bu nedenle de su karışır ve bulanıklaşır.

Öğrenci kendi kendine düşünür.“Bu bulanık ve çamurlu suyu nasıl veririm Buddha’ya?” Böylece öğrenci geri gelir ve Buddha’ya “Göldeki su çok bulanık. İçmek için uygun olduğunu düşünmüyorum,” der. Yarım saat kadar sonra Buddha aynı öğrenciden tekrar göle gitmesini ve biraz su getirmesini ister.
Öğrenci tekrar gider ama suyun hala bulanık olduğunu görür. Geri döner ve Buddha’ya aynı cevabı verir. Bir süre sonra Buddha, öğrencinin tekrar gitmesini ister. Öğrenci gider ve bu sefer suyun durulmuş, çamurun dibe çökmüş olduğunu görür. Su berrak ve tertemiz. Böylece bir kaba su doldurup Buddha’ya götürür.
Buddha suya baktıktan sonra öğrenciye döner ve “Suyun temizlenmesi için ne yaptığını anladın mı? Onu kendi haline bıraktın, çamur kendiliğinen çöktü ve işte tertemiz bir suyun var! Zihnin de aynen böyledir.
Sıkıntıya girdiği zaman, onu kendi haline bırak. Biraz zaman ver. Kendi kendine yatışacaktır. Onu sakinleştirmek için hiçbir çaba sarf etmene gerek yok. Kendiliğinden olacaktır.”der.

Sevgiyle kalın.


Salime Kaman

17.08.2013

DAVETSİZ MİSAFİR

Herzaman olduğu gibi bu sabahta terasta bir gezinti yaptım. Denize ve bahçeme bir göz attım. Çiceklerimle selamlaştım. Bu da neydi? Bir ziyaretçimiz vardı bu sabah. Davetsiz bir misafir. Ön Bahçede kocaman bir kuş,  yok yok bir leylek uzanmış yatıyor. Eşime seslendim kamera ile resmini çekmesini istedim sessizce.  Leyleği kaçırmak istemediğim için  sessiz ve yavaş olmaya çalışıyordum. Leylek kalkmayınca dikkatle bakmaya başladım. Gördüğüm içimi acıttı hemde çok. Ayakları soyulmuştu sanki. Eşimle birlikte yanına gittik kaçmak için 1-2 kez çırpındı ama nafile. Kanatları altındaki bacakları daha da ortaya çıktı. Manzara içler acısıydı. Ne olduğunu anlamaya çalıştık. Karınca ve arılar ayaklarına saldırıyordu. Evden oksijenli su, sargı bezi ve yara pomadı getirdim. Gagasını yardım istediğimiz komşumuz tuttu. Eşim ilk yardımı yaptı ve  iki ayağını oksijenli su ile temizledi, krem sürdü ve sardı. Evet hepimiz çocukken büyüklerimizden işittiğimiz : Bebeklerin leylekler tarafından getirildiği söylencesi aklıma geldi. Çaresizce bekliyordu. Belki de birilerine bir bebek getirirken olmuştu. Uçarken hain bir pusuya düşürülerek saldırıya uğramıştı belki de. Yaralı leylek, siyah kanat uçuş tüyleri dışında tamamen bembeyazdı. Gagası ve bacakları erişkin leyleklerde kırmızıdır. Bu da erişkin bir leylekti, ama bacaklarında deri kalmamıştı ve renk yoktu. Nasıl böyle birşey olur diye düşünüyordum. O kocaman büyük ve uzun bacaklı kuş , boynu tamamen gerilmiş şekilde dik durmaya çalışıyordu, tıpkı uçarken ki gibi.

Hep böyle başın dik dursun olur mu? Yaraların tedavi olacak elbette. Ama bu yaralar nasıl oldu? Kendi kendime sormaya devam ettim durdum. Biber gazı değildi, tomanın sıktığı kimyasal su da değildi. Plastik kurşun da değildi neydi? Hayat böyledir işte. Çaresiz anlar vardır. Kadere teslim olmak gibi. Leylekte tıpkı insan gibi. Ne çırpınmaya ne haykırmaya gücü yok. Tam bir çaresizlik içinde. Dayanmaya çalışıyor. Gagasını açıp birazda yukarı kaldırarak, tıpkı bir olukdan su akıtır gibi üç bardak su içmesine yardımcı olduk. Birazcık kıpırdanmaya başladı. Canlandı sanki.

Eşim ve komşumuz birlikte leyleği en yakın yerde Ayvacık taki ilçe tarım müdürlüğüne götürdüler. Tedavisini yaptıktan sonra Çanakkale Orman Müdürlüğü’nde bulunan göçmen kuşlar rehabilitasyon merkezine  teslim edecekleri bilgisi verilmiş. Neden olmuştur diye sorulan soruya da, veterinerin  ‘leylekler uçarken,  yüksek gerilim tellerini göremeyince  uzun bacakları bu tellere sürtünerek yanar’ ifadesi, çok üzücü değil mi?

Leylekler bile özgürce uçamıyor artık.

Dayan yaralı leylek. Dayan!

Salime Kaman 07.08.2013

YÜREĞİMDEKİ DALGALANMA

Sabahın karanlığında, henüz güneş görünmeden, bir çift ışık  bahçeyi aydınlatmaya başladı sanki. Çırpınarak uyandım. Yatağımdan kalktım. Bahçeyi aydınlatan ışığı aradım. Gördüğüm ışık kaybolmuştu ansızın. Karanlık odada kıpırdandım. Tahta döşemelerin gıçırtısı içimi ürpertti.

Güneş en kızgın ışıklarıyla tepemde sanki. Sarı sıcakta kalmış gibiydim. Terliyordum. Saçlarımdan, yüzümden, gözlerimden akan yaşlar, yalana bulaşmamış dudaklarımı ıslatarak dökülüyordu. Dudaklarımı kıpırdatmak istiyordum. Allahım, Allahım beni yalnız bırakma dedim. Ellerimi sımsıkı sıkmıştım. Sanki sımsıkı tutunmuş gibi.

Evet sımsıkı tutunmuştum. Diz çöktüm. Dünya yoktu sanki. İçimden ağaç dalları uzanıyordu özgürce gök yüzüne. Dallar tıpkı çöllerdeki kum taneleri kadar çoğalan yapraklarla kaplıydı.

Gözlerimi, pencereden giren ışıklar üzerimde eskimeden yatağımda açtım. Bir rüya görmüştüm. Şükürler olsun dedim. Ayağa kalktım. Gördüğüm rüyaydı. Ama çok güzel rüyaydı. Tüm umutlarım kuş olup kalbimin içinde uçuyordu sanki.  

Yüreğimdeki bu dalgalanmalardan sevinç ve güç kazandım. Şükürler olsun.

Salime Kaman

01.08.2013

DEĞİŞİMİN SINIRLARI VARMI

IMG_6902

Yerleşik hayata geçtiğimi düşünürken aslında kendimin hala değişimin içinde olduğunu düşünmeye başladım.. Hatta değişimimin yavaşladığını düşündüğüm dönemlerde bile, değişimim aslında hızlıymış.

 Bu değişim coğrafi olduğu kadar kültürel de olmaktadır. Coğrafi değişiklikler bana iş ve aile ortamlarında yaşayarak öğrendiklerim, hasret çektiklerimle kavuştururken, yeni ortama uyumlarımda bazan yavaş bazan da güçlü olmaktadır. Kültürel antropolojinin etnolojik disiplini içinde bu uyumları sindirerek yaşamak hoşuma da gidiyor. Tesadüflere yer yok dünyamızda. Bilgiler, seçilmiş ve gelişmiş oluyor artık.

Geçmişten- günümüze kadar devamlı yaşanan değişimler içinde olduğumu açıkca ifade ederken ve geçmişte olmuş ve gelecekte olacak değişimlerin önemli bir konu oluşturarak karşımda bulunduğunu ortaya koymak, ya da kısaca bu değişimimin sınırlarının yer değiştirme olgusu ile birlikte geliştiğini ifade etmek isterim.

Salime Kaman

29.07.2013

 

KANT İLKESİ

Dünyamız, şimdiye kadar olan dünyaların en iyisi olsa da, içinde hala bir çok şey kötü gidiyor. Sahip olduğumuzu zannettiğimiz bazı şeyleri her an kaybedebiliriz. Bu tehlike büyüktür ve herhalde hep öyle olacaktır. İnsan halinin nasıl olacağı bir şans ve lütüf olayıdır. Beceri, çalışkanlık ve diğer erdemlerin etkisi azda olsa vardır. Demokrasi ve özgürlükte kişisel becerilerimizin refahımız üzerindeki etkisini biraz olsa da artırdığıdır.

Politik özgürlük, yani karşıt iki sınıf arasındaki yeni ilişki sistemi politika denen yönetim işlerinin içeriğini oluşturduğu için seçilmiştir. İnsanlık tarihi, zaten ezen ve ezilen sınıfların mücadelelerin tarihidir. Demokritos şöyle söyler ‘ Titanlık(diktatörlük) altında zenginleşmektense demokrasi altında kuru bir yaşamı tercih ederim.’ Ve ‘Demokrasinin yoksulluğu, aristokrasi veya bir kişinin hükümdarlığı altındaki zenginliğe yeğdir, çünkü özgürlük kölelikten iyidir.’

Özgür yaşam da ancak politik özğürlüğümüzün seçimi ile olur. İnsanca bir arada yaşamanın, insana yakışan tek yolunu, kendimizden tam sorumlu olabileceğimiz tek yolunu mümkün kıldığı için seçiyoruz. Olanaklarını gerçekleştirilip gerçekleştirmeyeceğimizde herşeyden önce bize bağlıdır.

Her bireyin sınırsız özgürlüğü, insanlığın birlikte yaşaması nedeniyle olanıksızdır. Eğer istediğimiz her şeyi yapmakta özgür olsaydık, başkalarını özgürlüklerinden etmekte de özgür olurduk.

Kant bu sorunu, devletin bireyin özgürlüğünü sadece ve sadece insanların birlikte yaşamasının gerektirdiği ölçüde sınırlaması, ve bu gerekli özgürlük sınırlamasının devletin bütün vatandaşlarını olabildiğince eşit ölçüde etkilemesi talebinde bulunarak çözmüştür. Bu Kant ilkesi, özgürlüğün kavramsal olarak nasıl çözüleceğini gösterir. Şimdi ben soruyorum.

Hepimiz gerçekten politik özgürlükte eşit olduğumuza inanmalı mıyız? ya da başka bir  açıdan sorarsam;

Devletler, politik özgürlükte bütün vatandaşlarına eşit davrandıklarına inanmakta mıdır?

Ben gerçekten bunu bir insan olarak hep düşünüyorum ve üzülüyorum.

 

Salime Kaman 

28. 07.2013

İsviçre’den Sevgiler II.

Mutluyum.

Bern gezimiz de kızımla birlikte çok güzel geçti. Şehri, gördüklerimi,duygularımı biraz payalaşmak istiyorum yine sizlerle.

May-Isvicre 624

Bern İsviçre’nin başkenti ve dördüncü büyük şehri. Önceleri Zürich’in başkent olduğunu biliyordum. Yanılmışım. Bern, Bern kantonunun da başkenti. İsviçre de  26 kanton var. Kanton, bir ülkenin, idari ya da sınırsal alt birimlerinden her birine verilen isim. Şehirde tranvay ve otobüs etkin bir ulaşım aracı. Aare nehri şehrin zümrüt gerdanlığı gibi. Nehrin  iki yamacında bulunan yoğun ağaçların ve Gotik yapıların sudaki yansımalarıyla gerdanlık daha da ihtişamlı bir hal alıyor. Şehrin en bilinen sembollerinden biriside Zytglogge  Saat kulesi.

Bilmeden, seyahatimizin 18 mayıs  2013 saat 10 ile 17 arasında düzenlenen İsviçre’nin geleneksel koşusuna denk gelmesi bizim için büyük bir şans oldu. Her yer cıvıl cıvıldı. Şehir çoşkuyla yaşıyordu her şeyi. Bizde bazan koşuyu yukardan, bazan tam yanımızdan geçerlerken izledik. 40km lik bir koşu.

Einsteın müzesi, Einstein evi, parlemento binası, gül bahçesi özel ziyaret ettiğimiz yerlerdi.

Gül bahçesine gitmek için uzun bir yürüyüş yaptık. Yukardan şehri izlemek ayrı bir güzeldi. Yeşil tepelerin arkasında görülen hala karla kaplı Alp dağları şehri kuçaklamış sanki gizli gizli. İnsan temiz ve berrak havanın tüm tazeliğini içinde hissediyor. Mis gibi bir kokuyla birlikte temiz havayı içine çekmek. Aç bir insanın doymaması gibi. Bu kadar temiz ve güzel havayı teneffüs etmek insan beynine güzel düşünceden başka ne doldurabilirki? Her gördüğüm, bu tertemiz hava da ve gülerek bakan güneşte daha da güzel görünüyor. Kelimelerim içime bu kez çiçekler gibi, mis gibi kokularla giriyor, sakin sakin itilip kakılmadan. Güller, zambaklar, mor salkımlar, sardunyalar kokuları özgürce dolaşıyor tertemiz havada. Karışmıyor birbirine. Hepsi kendi etkilerini koruyarak.

İnsanlar bir tarafta koşuyor, diğer yanda yayın yapıyor, oynuyor, okuyor. Tüm bu yaşananlar,ülkenin parlemento binası etrafında oluyor. Parlemento binası, içerde ve dışarda  gururla şahit oluyor herşeye. Arka bahçesinde insanlar santranç oynuyor.May-Isvicre 567

Parlemento binası 2013 yılının en büyük koşusunu yaşarken ve yaşatırken daha bir ihtişamlı yükseliyor sanki. İnsanları huzurla etrafında.

May-Isvicre 601

İnsanlar mutlu. Çocukları daha bir güvencede. Çocuklar mutlu. Güvenle izliyor herşeyi. Mutlu oluyorum. Hiç değilse dünyada iyi örnekler var. Dua ediyorum içimden.

‘Allahım, bu örnekler çoğalsın ve tüm çocuklar böyle sakin- mutlu, aileleriyle birlikte,  çiçek kokularını hissederek heryerde- herzaman  içine çekebileceği,  tertemiz ortamlarda büyüsünler.’

Mutluyum, kızım, benim Einstein’ım böyle bir ülkede, insanlık için üretimlerine devam edeceği için.

Bende, kocaman yürekli  Ülkemi çok özledim artık. Yakın da döneceğMay-Isvicre 800im.

Bern’den sevgiler

Salime Kaman.

26.mayıs 2013

İsviçre’den Sevgiler I.

Kuş sesleriyle uyandım bugün. Yatakta gözlerimi açtım ve nerdeyim dedim birden. Bu kuş sesleride ne! Ben İsviçre’de kızımın evindeyim. Dağda, yaylada değilim. Zurich’teyim.Şaşırdım. Odaya doluyor sesler. Nereden geldiler bilmem. Kalktım ve pencereden dışarı baktım. Cam önündeki meşe ağacının üstünde kuşlar. Çok mutlu oldum. Kızım üniversitesine gitmişti. Evde yalnızdım. Kalbim kuşlar gibi kanat çırpıyordu sanki. Neden dedim. Kelimeler yine sıkıştırmaya başladı beni. Kelimelerim dışarda ki kuşlar gibiydi sanki uçuşmaya başlayarak odaya, içime doldular sanki peşpeşe. Hava rüzgarlı yapraklar tir-tir titriyor. Rüzgarla sürükleniyorlar hepsi içime. Kalbim çoştu yine. Mis gibi bir havayla kuşlar gibi uçuşarak içimi dolduran kelimeler.

Bir tılsım var sanki etrafta. Etraf muhteşem. Dışarda yürüyorum.Tranvay yolları ağ gibi. İstanbul’dan gelen biri olarak tırsıyorum düzenden, trafikten. Alışkanlıklarım var benim. Koşturmuyorum. Gideceğim yere 10 nolu tranvayi bekliyorum. 3 dakika sonra geleceği yazıyor elektronik panoda. Gülüyorum içimden. Nasıl da eminler ve dakikler diyorum. Evet 3dakika oldu ve tranvay önümde. Gidecegim yere 12 dakika sonra ulaşacağım yazdı içerde. Şaka gibi. Evet 12 dakika sonra indim ETH üniversite durağında. Kendime yabancılaştım. Oysa kendimi ülkemde ne de iyi okuyordum.

Hergün bir yeri geziyorum Zurich’te. Kuntshaus (Sanat) Müzesinı,  Landesmuseum( İsviçre Ulusal Müzesi), Porselen Müzesini, sergileri, köprüleri, meydanları v.s.. Havalar genellikle yağışlı geçiyor. Etraf dağlarla çevrili ve her yer orman. Daha gerilerde karlı tepeler. Alpler olmalı. İnsanı okşayan içini ürperten bir serinlik. Dinç ve dik tutan bir soğuk ama tatlı bir soğuk hava. Etrafta insanlar elinde kitapları. Kimi ayakta beklerken okuyor, kimi oturup beklerken okuyor. Okuma terbiyesi yaygınlaşmış. Kitap değerli onlar için. Kitaba parasını severek veren insanlar olmalı. Kitaba değer verilmesi okuyan insanların yaygın olmasındandır.  Okumak kitapla ve kitaptaki kahramanlarla kurulan iletişimdir.

Proust’a göre okumak dostluk kurmak gibidir. Diğer dostluklardan farkı da samiyetindedir, der.

Peki ya bizde. Otobüs, metro,tren, dolmuş kuyruklarımız canlanıyor hemen gözümde. Herkes bakınıyor çatık ve gardını almış bir vaziyette. Yaklaşmaya, soru sormaya korkuyorsun. Herkes birbirini baştan aşağı süzüyor. Neden diyorum. Sonra ürperiyorum. Felaketimiz bizim kültür yoksunu oluşumuz, bencilliğimizdir. Hepimiz her şeyi biliyoruz. Başkaları kimsenin umurunda degil. Artık kimse kimseye yardım etmiyor, etsede korkuyor. Korku dörtbir yanda. Yazık oluyor hepimize. Hayatı anlamadan, yaşamadan geçip gidiyoruz. İçlerimiz kupkuru. Canlılığını yitirmiş. Okumadığımız içinde samimi dostluklar kuramıyoruz.

Sanat Müzesinde 4000 eseri tek tek zevkle iki gün boyunca izliyorum. 16.yüzyıldan 21.yüzyıl izmleri ve sanatçıları ile iyi bir dostluk kuruyorum.

İsviçreli ressam Paul Klee’den bahsetmeden geçemeyeceğim. Klee, 18 aralık 1879 tarihinde  Bern/Münchenbuchsee / İsviçre’de doğmuştur. İlk olarak Oryantalizmi öğrenen Klee kendine ait üslubu ile, Dışavurumcu, Kübizm, gerçeküstücülük gibi pek çok akımda etkili olmuş bir ressamdır. Rus ressam arkadaşı Wassily Kandinsky ile Bauhaus da öğretmenlik yapmışlardır.

Bundan sonraki yazım da Bern’e yolculuğumuz ve Bern de yaşadıklarimiz  olacaktır.

Salime Kaman

Zurich’ten sevgiler

19.Mayis. 2013

ler

19.Mayis. 2013

Dünya Sanat Günü Resim Sergisi

İstanbul Güzel Sanatlar Birliği Resim Derneğinin 20 üyesine ait eserlerle, Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi ’nde düzenlenen Dünya Sanat Günü Resim Sergisi 15Nisan -20Nisan 2013 tarihleri arasında Balıkesir de izleyicisi ile buluşmuştur.

İstanbul Güzel Sanatlar Birliği Resim Derneği, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti ismiyle 1909 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi mezunları tarafından kurulmuştur. İlk sergiler, 1916 yılında açılan Galatasaray Sergileri’dir ve Galatasaraylılar Yurdu’nda gerçekleşmiştir. Bu ilk sergiye 48 ressam katılmıştır.

Balıkesir de Sergiye katılan  20 sanatçının 56  eserleri suluboya, tuval üzerine akrilik, yağlıboya, pastel, ve karışık tekniklerle çalışılmıştır. Sanatçılar kendi seslerini, özgün anlatım şekilleri ve farklı yorumlarıyla  ortaya koymuşlardır. Fikirlerini uygun malzemeler ile ifade eden sanatçılar, değişik yorumlarla kendini yansıtmaya çalışmışlardır. Her bir eser, sanatçısının niyeti doğrultusunda tutarlı olduğundan karar, algılama işlemi alıcıya bırakılmıştır.

Bir çoğu kavramsal sanat çerçevesinde hazırlanmış, sergide ki eserlerin sanatçıları: Nazan Akpınar, Ayla Algüner, Güngör Arıbal, Mürvet Ay, Ayşeğül Bayraktar, Fehmi Bildik, Melahat Dinçer, F.Gülgün Engin, Özlem Kalkan Erenus, Feyza Güral, Fatma Kalkavan, Salime Kaman, Serkan Kerestecioğlu, Sibel Özkaygısız, Ayşe Pınarlı, Aydın Sofu, Feryal Taneri, Sibel Tetik, Nihal Güres, Nurseren Yurtman’dır.

Sanat, yaşamın toprağına kök salarak her yaşantının milyonlarca sonucu olduğunu dolaysız bir biçimde görselleştirir. Hiçbir duygunun, hiçbir eylemin, hiçbir insanın tamamen bir diğerine benzemediğini, her birinin tek ve eşsiz olduğunu ön kabul olarak alır. Sanat, insanı mümkün olduğu ölçüde her çeşitlilikle karşı karşıya getirir.

Güzel Sanatlar Birliği Resim Derneği olarak burada, çeşitli duygularla beslenen, birbirine benzemeyen, her biri tek ve eşsiz bir izge bütünüyle karşı karşıya gelmemizi sağlayan dernek üyesi sanatçılarımızın yapıtlarıyla, izleyicisi buluşturulmuştur.

1945’lerde ortaya çıkan Soyut Dışavurum akımı ile resim sanatı, tamamen insanın iç dünyasına inerek somut dünyadan, kurallardan ve kalıplardan uzaklaşarak ifade edilen Soyut Dışavurum, mutlak gerçeği arar, böyle bir şey olmadığına karar verir ve Fluxus akımından sonra kendini Kavramsal sanata bırakır. Resim, sadece bir soru haline gelmiştir ve   ve hemen hemen daima daha büyük bir bütünün ufak bir parçasını oluşturmuştur.

IMG_5834

Birliğimizin Balıkesirli üyelerinden Ressam Mürvet Ay’a ait akrilik akıtma tekniği ile çalışılmış eseri, tıpkı Ressam ve heykeltıraş olan Sol LeWitt ‘in dediği gibi “Kavramsal bir sanat eseri ancak fikir iyiyse iyidir“, “işini görsel olarak çekici kılıp kılmamak tamamen sanatçıya kalmıştır“, “başarılı düşünceler  genellikle görüntü düzleminde basit görünürler çünkü onlar kaçınılmazdırlar“, konuyu anlamak açısından önemli olarak ” Kavramsal sanat izleyicinin gözüne hitab etmekten çok beynine hitab eder` demiştir. Bu resimde, sanatçı düşüncelerini görüntü düzlemine başarı ile taşımıştır. Her izleyiçisine farklı anlamlarla hitap etmiştir.

IMG_5825

Yine Balıkesirli üyelerimizden, ressam Serhan Kerestecioğlu’na ait akrilik ve serpme tekniği ile çalışılmış eserleri, kendine özgü biçimlerdeki motiflerle düşsel görüntüler yaratmıştır. Bu büyülü motiflerle kendine çocuksu bir dünya kurmuştur. Düşlerin gizli dünyasını dile getirmeye çalışmıştır.

Sergideki eserlerin bir kısmı, anlatımcılığa kaymadan bir çok kavrama gönderme yapan özelliklere de sahipti.

Somut gerçekçiliğin dışına çıkarak, ele alınan öğenin karmaşık yapısını basite indirgeyerek yapılmış soyutlama resimlerde sergide yer almıştı. Bir nesnenin özelliklerinden ya da özellikleri arasındaki ilişkilerden herhangi birinin tek başına ele alan ansal işlemler. Gerçekte ayrılmayanı düşüncede ayırmak. Somut olgu ve olaylar ancak biçimsel ve dış gerçeği verebilirler. Özsel bilgiyi veren soyutlamadır.  Sergilenen resimlerin bazıları tuval üzerine yağlı boya ve karışık teknikle çalışılmış soyutlamaya iyi örneklerdir.

Doğadaki unsurların kişinin içinde oluşturduğu izlenimleri, duygusal izleri yansıtmayı hedefleyen İzlenimci akım içerisinde yer alan sanatçılar, doğayı objektif bir gerçek olarak değil, kendilerinde yarattığı izlenimi resme aktarırlar. Sergide, İzlenimci teknikle yapılan resimlerde, günün belirli bir zamanına özgü ışığın sanatçı üzerinde yarattığı izlenimlere önem verilmiştir. Sanatçı doğrudan doğruya gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri esas alarak resmetmiştir. Kişisel yorumu ön plana çıkartılmıştır. İzlenimcilikte, yorumlar ve izlenimler, sanatçıdan sanatçıya değiştiği ve her sanatçı eserinde kendinde oluşan duyguyu ve izlenimi anlatacağı için, sergilenen eserlerde de ressamın kişiliğine ait izler taşımaktadır.

Milli Mücadele döneminde, Batı Anadolu’da ilk kurşunun atıldığı ve devlet örgütlenmesine benzer kurumsallaşmaya gidilmesiyle Yunanlıların Ege de  ilerlemesini durdurmayı başardığı yer Balıkesir’dir. Balıkesir ilimizin ilk yerleşim yeri olarak temellerinin atılması Antik Çağ döneminde M.Ö 8000 yıllarına rastlar.

30 Haziran 1922 tarihinde  Mehmet Akif Ersoy, Balıkesir hakkında şu dizeleri söylemiştir.

« O yeşil toprağın ey yüzler ağartan Karesi,
Şimdi binlerce şehîdin kanayan makberesi.
Sana hasret kalan evlâdın için dünyâda
Varsa kahrolmadan ârâm edecek yer, neresi?
Hani gök kubbenin altında görülmüşmü eşin?
Dağların bağ, hele vâdilerin altın deresi!
Ey benim her taşı bir ma’bed-i iman yurdum,
Seni er-geç bana mutlak verecek ma’budûm!.. »

Mustafa Kemal’in 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir’deki Zağnos Paşa Camii’nde yaptığı konuşma Balıkesir Hutbesi olarak tarihe geçmiştir. Tarihte Balıkesir kenti, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletin kurulmasında büyük rol oynamıştır.

Balıkesir Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi salonunu  çevreleyen eserler birbirleriyle  çok odaklı , farklı bir dil kullanımlarına yönelik ama neticede  çevreleyici bir mantıkla okunabilecek olan bir atmosfer oluşturmuştu. Yaşamın toprağına kök salarak  her yaşantının milyonlarca neden ve sonucu olduğunu gören ve gösteren sanatçıların eserlerinde, nesnelerin betimlemeleri belirli duygulardan doğabilecek olası eylemleri göstermeyi amaçlamıştır.

Sanatın güncel koşulları içinde sanatçıların eserleriyle dünya’ya bakış açısı, izleyene daha derin anlamlar taşıyabilir.

Eintein’ın dediği gibi izleyicinin işi sadece beklemek ve eleştirmek değildir. Elinden geldiğince bu amaca hizmet etmektir. Uygun bir ortam yaratabilmek için benzer şekilde düşünen insanların kişisel işbirliği kesinlikle gereklidir. Umarım tüm ressam arkadaşlarım ve eserleriyle hep beraber birlikte, gösterdiğimiz çabalar sonucunda, izleyicilerimizle aramızda sanatsal bir köprü kurmayı becerebilmişizdir.

Salime Kaman

22 Nisan 2013

GÖK KUBBE

 

Bulunduğumuz dönemi yaşıyormuyuz? Gerçekten bilmiyorum.

Ama tek bildiğim, herkes birbirine elbirliğiyle  yaşamamak  ve  yaşatmamak için elinden geleni yapıyor.

Peki yapıyor da ‘Onlar’ yaşıyor mu?

21. yüzyıl da  hala  gelecek için yapılan hazırlıklar, gerçekten gelecek için mi?

Kendilerine kaynaklık edecek gelecek  ne zaman?  Tek bildiğim yakın olmadığıdır.

İzlenen değişik yollar, gelişimler, çemberinin iki ucu birbiriyle kavuştuğu zaman ancak gelecek kaynak olacaktır.

Gerçekten çemberin iki ucu bir araya gelebilecek mi? Aynı kutudan içeri bakan kişiler yalnızca aynı şeyi görmelerine rağmen  ‘o ‘ ifade ettikleri algılamalarından ötürü  hiç utanç hissetmeyecekler mi?

18.19.yüzyılda yaşayan Goethe’nin,   şiirsel oyunun şu ifadeleri  ne kadar  iyi geliyor bana. Samimi olarak okuyalım ve birlikte mutlu olalım.

Üstümüzdeki gök kubbeleşmiyor mu? Altımızdaki yer sapasağlam durmuyor mu? Yıldızlar bize dostça bakarak yükselmiyor mu? Ben, kendi gözümle senin gözüne bakmıyor muyum? Evrendeki her şey insanın kafasına ve kalbine etki etmiyor mu? Ve her şey sonsuz bir ilahi sır halinde yakamızda dolaşıp durmuyor mu? Eğer kalbini tüm bu saydıklarımla samimi olarak doldurup bu duygularla mutlu olabiliyorsan, bunun adına ister şans, ister gönül, ister aşk, istersen tanrı de, ne fark eder? Hepsi aynı şey değil mi? Ben ona bir isim bulamıyorum. Bence duygu her şeydir. İsim ise boş bir gürültü ve göğün güzelliğini ve ışığını sislendiren basit bir dumandır.

Ne dersiniz?

Salime Kaman

14 Mart 2013

‘‘YOLU TRABZON’DAN GEÇEN SANATÇILAR’’

TAMEV tarafından hazırlanan, ’YOLU TRABZON’DAN GEÇEN SANATÇILAR’’ adlı sergi, Beşiktaş Belediyesine ait Çağdaş Resim Galerinde sergilenmiştir.

Bloğ okuyucularımın bildiği gibi uzun zamandır Adana’daydım ve hasta annemin tedavisi ile ilgileniyordum. 20 Şubat’ta İstanbul’a geldim ve serginin daha önce açıldığını ve son gününün 28 şubat olduğu bildiğim için ayağımın tozuyla 23 şubat salı günü sergiyi ziyarete gittim. Muhteşem bir sergiydi.

Herşeyden önce Trabzonlu veya yolu burdan geçen sanatçıların,  TAMEV vakfı tarafından böyle bir araya getirilmeleri, çok anlamlıydı.

Bugün kendi bloğum da ; Başka düşüncelerin ziyaretine kapadım zihnimi.demiştim hatırlayacağınız gibi. Gerçekten de öyle yaptım ve şimdi  Trabzonlu sanatçılar için yazıyorum.

Sergide izlediğim resimler bana, Yahya Kemal’in Vuslat şiirini hatırlattı.  Bende şaşırdım niye dedim kendime? Belki de resimleri anlamaya anlatmaya çalışmamdan olabilirmi acaba. Tıpkı tercüme etmek gibi.

Anlamlar bir yabancı dile aktarılabilir, ama ses yapısı asla aktarılamaz.

Hangi tür edebi eser olursa olsun, orjinalini veremez, orjinaliyle eşdeğer olamaz,

Şiirlerin,  şiirliğini bozmadan başka bir dile aktarmak çok güçtür.  Hatta imkansızdır.

Yahya Kemal’in Vuslat şiiri son dörtlüğü ile şöyle biter.

 

Ey talih! Ölümden de beterdir bu karanlık;   

Ey aşk! O gönüller sana mal oldular artık;   

Ey vuslat! O aşıkları efsununa ram et!   

Ey tatlı ve ulvi gece! Yıllarca devam et!

 

Bilhassa şiir başka bir dile çevrilse de orjinaline ontik ve estetik yapısına, ses yapısına eş değer olamaz. Bu, bir şiiri nesre çevirmek gibi birşeydir. Nesre çevrilen bir şiir, anlamından bir şey kaybetmez, fakat ses yapısı bozulur ve  şiir, şiir olma özelliğini kaybeder. Şiir ortadan kalkar ve yavan, tatsız bir düz yazı olur. Kendi dilinde ki  vurguları hissetmek önemlidir. Ben kendimce çözümlememi bugün böyle yaptım. Ya siz?

Bugün kendi bloğumda  dediğim gibi; Berrak bir kafa, rahat bir ruhla yeniden diyorum ki;

Ey  ‘’YOLU TRABZON’DAN GEÇEN SANATÇILAR’’ !

Gönüllere, size mal olmuş eserlerinizle;

Sergileriniz! Yıllarca devam etsin.

 

Sergide, değerli ressamlarımızdan Yusuf Katipoğlu ve Adil Salih’le tanıştım. Çok güzel sanatsal sohbetler ettik.

Hatta bir ara; Ressam Yusuf Katipoğlu bana; ‘Hangi resimler size ait’ dedi. Cevabım; ‘Ben Adana’lıyım, Trabzon’lu değilim.’ oldu. Ve hep beraber güldük. Ben, gülmemim ötesindeki gizi kendime sakladım.

Trabzon Araştırmaları Merkezi Vakıfları gibi , yaşamı sanatkarane olan tüm şehirlerimizi araştıran merkezlerin çoğalmasını ve bilim adamları, işadamları, sanat, kültür ve spor adamları ile birlikte  bir arada  doğduğu topraklara, tarihsel izleriyle birlikte, yeni izler bırakmak için elbirliğiyle çalışmalarını dilerim.

Örnek çalışmalarından dolayı, Trabzon Araştırmaları Merkezi Vakfını tebrik ediyorum.

Hepimiz çok iyi biliriz ki: ‘Her ulusun kendine özgü bir ses yapısı vardır.’

Çağdaş Türk Resim Sanatına aşkla, seçkin örnekler veren  (Orhan Kemal’in de dediği gibi:’ yaşadığı gibi üreten, ürettiği yaşayan’) sanatçıların ‘‘Yolu Trabzon’dan Geçen Sanatçılar Sergisi’’nde  ki eserleri,  Türk Resim sanatının  birer görsel göstergeleridir.

TAMEV’in şehri için yaptığı bu sesin hiç susmaması dileğiyle diyorum.

Salime Kamansergi

05.03.2013

ÇOK ŞÜKÜR

Bu gece çok güzel uyudum. Günlerden sonra ilk defa.

Ortada hiç bir neden yoktu ama içimde bir tedirginlik, bir çarpıntı duyuyordum hep.

Bugün çok iyiyim. Saf, sakin bir hava var sanki içimde.Yakınında da beyaz bir ışık.

Büyük kızımla konuştum. Mutluydu, bende mutlu oldum.Yüzü gülüyordu. Benimde içim güldü. Küçük kızım da yakınımda artık.  O, çok yorgun ve koşturmaya devam ediyor ama gözlerindeki ta derinlerdeki ışığını gördüm onunda. Kolay değil tabii. Okyanuslar aşmak, yeni yerde, yeni insanlar, yeni bir dil, yeni kokular. Yeni girdiğin sudan ürker insan ama alışınca, akıntısız denizde çalkalanmadan yüzmek de hoşluktur

Geçmiş günlerin kötü düşüncelerinden kurtulmak istiyorum artık.  Hüzün duymak istemiyorum. Kalbimim kabarıp içimde garip bir şekilde uyanmış özlemle, uyanmak istemiyorum artık. Gün boyu kendimi üzüntüye bırakmak istemiyorum. Güneşim, berrak bir gökyüzünde parlasın istiyorum

Kendimi yine özgür hissediyorum. Başka düşüncelerin ziyaretine kapadım zihnimi. Sadece benim düşüncelerimle doldu.

Berrak bir kafa, rahat bir ruhla yeniden bir hayata başlamış gibiyim. ÇOK ŞÜKÜR.

Salime Kaman

o5.03.2013

TOROSLAR

Akıp giden zamanın geçici iklimlerini, çayırları, ormanları hepsinden önemlisi bunları sarmalayan güneş ışınlarını kavramak. Doğayı aynı gözle görmekle aynı biçimde gözlemlemekle ulaşılan mucizeler, aynı gerçek arayışın kanıtlarıdır. Burada gerçek olan, hızla geçip giden ve anısı belleklerden silinmeyen çocukluğun o çekiciliğini yakalamaktır. Ruhun o yumuşaklığını, zihnin o masumluğunu, bakışın duruluğunu daha doğrusu onların anlaşılmazlıklarında ve sessizliklerinde varolanı yakalamak. Bedenin ve yüzün görünüşlerinin arkasına geçmek ve yakalanan ışığıktan yararlanarak yapılan keşiflerdir.

Varlığın bu yoğunlaşması, mutluluk anılarına atılan bir gedik gibidir.

Verimli geçen yıllarım, yaptığım seyahatler, bugüne kadar olan yaşadıklarımla aramdaki görünmez ve incecik duygusal bağlar bu atılan gediklerin etkisindendir. Çocukken ve ilk gençlik yıllarımda, beni sarmalayan ruhsallığımın, yükseklik duygusunu bilincime yerleşmesini sağlayan sık sık gittiğimiz Toros dağlarıdır. Hala Toros Dağları’nı çok seviyorum. Toroslar deyince çoçukluğumla- gençliğimle bir bağ kuruyorum. Gizli yapım, iç mitim oldu Toroslar. Saf köy geleneklerini seviyorum. Kendimle bir tür bağlantı  kuruyorum onlarda.

Hepimiz herşeyi göz önüne getirdiğimizde, yolumuzun çocukluğumuzdan başlayarak belirlenmiş olduğunu görmez miyiz?

Salime Kaman

21.02.2013

SESSİZLİĞİ KANATMAK

Sessizlik nasıl kanatılır ki diyenleri duyar gibiyim. Günümüzde kanamayan, gün var mı? Görgü kurallarımız alt üst olurken, kıt zenginliklerimiz yerle bir olmuyor mu? Görüneni fark etmeyenler, nasıl olacak da görünmezleri fark edecekler onuda bilemez oldum artık. Birlik, sessizlik, huzur diyorum içimden kim geri verecek bize?

Bir huzur yerleşmeli artık.

Gittikçe tükenen soluklar, belleklerde yer etmiş anıların tazelenmesi geri kazanılır mı  bilmiyorum. Herşey değişmeden kalmış demek istiyorum. Ama diyemiyorum. Aslında beni buralara geri getiren neydi. Çocukluğumun cenneti değil miydi?

Bir huzur yerleşmiş gibiydi.

Torosların o yükseklik etkisi, dar ve kıvrımlı yolların dağ eteklerindeki yoğunluğu, dağ eteklerine kondurulmuş seyrek ve yabanıl duygusu veren otlaklar üzerindeki evlerin sevimliliği,  uykudan uyandıran koyunların çıngıraklarının sesleri, Pozantı çay sularının kenarında kıvrıla kıvrıla giden trenin birden dağa tırmanışı, herşey sessizliğe kışkırtır insanı.

Bir huzur yerleşmiş gibidir buraya.

Manzaranın gizemi evçilleştiriyor insanı. Tanrısal bir esinlenme yeri sanki buralar. Kendi sessizliğinde sarmalanmış saatlerin içinde bulunmak ona erişmek için ağır ağır, yok yok ağırdan almak gerek, ona erişme umudunu içinde taşımak için.

Lekesiz bir saflıktır gördüklerim. Geçip giden zamanın yıkımından koparttığım anlardır. Ele geçirdiğim ve beni yıllarca umutla dönüşe zorlayan saf anlardır.

Sessizliğimi kanatmak istemiyorum. Eriştiğim bu güzellikler,  düşüncelerim, elime geçirdiğim bir ölümsüzlüktür.

Salime Kaman

20.02.2013

İNSANOĞLUNUN TRAJEDİSİ

Herşeyin gizini, bağıntısını araştırmakla geçen emek yüklü yıllarım. Hem yalnızlıkla hem de sonsuz bir varlık duygusuyla dolup taşan bu yıllarımda bu görme ve düşünme biçimimi, görevlerimi önemseyen bir anlayışa borçluyum..  Zamanın tahribatının önüne geçmek mümkün mü?

İhmal edilen değerlere yönelmek için tahribatları beklemeden, sadelikleri yakalamak için verilen emekler.

Yaşamımız gerilimlerle, şükretmeyi bilmemiz gereken anlatılamaz yüce anlarla dolu.

İnsanlarımızın çoğunun zor yakaladığı, merhamet, şefkat, erdem ve sadelik gibi ihmal edilmiş değerlerle kendimi bildim bileli, yıllardır birlikte yaşadım.  Bırakmayada niyetim yok! Kendimi bu nedenle  biraz da ‘feodal’ hissediyorum. Başkalarına özen göstermem, onlara kolkanat germem beni hem çetin ve hem de en yüce şeylere kavuşturan güzellikler olmuştur.

Yine bir hüzün kapladı içimi! Bu dünyayı, görüntülerini, ışığını yitirmenin acısı gibi bir şey. Belki de çok yakında buralardan ayrılmanın , bir başka deyişle içimdeki çocukluk cennetimden kalan çok güçlü anılardan ayrılmanın hüznü kötü etkiledi beni.  Uzatılan eller, etrafımdaki insanlardan kalan izler belleğimde her zaman canlı kalacaktır tıpkı ilkbaharda ölü sandığımız dalları sarmalayan ilk yapraklar gibi.

Her şey bir dönüşümdür.

Salime Kaman

19.02.2013

ADANA’DAN ‘SADECE BARIŞA TARAFIZ’


” Seni diğerlerinden farksız kılmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada kendin olarak kalabilmek dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş başladı mı artık hiç bitmez…”(E. E. Cummings)

Kısaca, “Gece gündüz sizi başkalarına benzemeye zorlayan bir dünyada kendiniz olarak kalabilmeyi başarmak, hayatın en zorlu savaşını vermektir” diyebiliz.

IMG_0152

Ülkemizin 14 ilinde eş zamanlı olarak, Plastik Sanatlar Alanında, 300 e yakın sanatçının sanat eserleriyle 5 Ocak 2013 tarihinde saat 17.30 da açılan “Yalnızca Barışa Tarafız” projesi kapsamında ve sorumluluğunda sanatsal etkinlik düzenlenmiştir. Etkinliğe katılan illerimiz Adana, Antalya, Aydın, Bursa, Denizli, Edirne, Eskişehir, İstanbul,İzmir, Kocaeli, Ordu, Trabzon, Urfa ve Van’dır.

Bugün, resim sanatı günümüz yaşam şekline uygun, bir çok kültürlülük egemenliğini sürdürmektedir.

Bir Adanalı olarak, Adana Galeri Altan’da gerçekleştiren sergiye gittim ve “Sadece Barışa Tarafız” projesinde barışa taraf bir izleyici olarak sorumluluğumu sanatçılarla birlikte paylaştım.

 

Sergiye katılan 12 sanatçının 16 eseri, tuval üzerine akrilik, yağlıboya, dijital art, enstalasyon ve karışık tekniklerle çalışılmıştır. Adana dahil, 14 şehrimizde 300 sanatçısıyla gerçekleştirilen ve sanatçıların bütünsel olarak kendi seslerini ortaya koymaları, dünyada arzuladıkları barıştan yola çıkarak yakaladıkları özgün anlatım şekilleri ve farklı yorumlarıyla açtıkları sergilerin, diğer illerimizde de gerçekleştirilmesini diliyorum..

Bu serginin karekteri itibariyle geleneksel gereçlerin ve biçimlerin ötesinde düşünüp fikirlerini uygun malzemeler ile ifade eden sanatçılar, birbiri içinde eriyen, farklı mesajları, değişik yorumlarla gizli haykırışlarını yansıtmaya çalışmışlardır.

Her bir eser, sanatçısının niyeti doğrultusunda eşit ve tutarlı olduğundan karar, algılama işlemi alıcıya bırakılmıştır. Kavramsal sanat çerçevesinde hazırlanmış eserler ve sanatçılar: Veli Mert “Kalbin Köreltici Aydınlığındaki Sapma”, Ünal Kuş “Arap Baharı”, Dilek Eşiyok “Analı Kızlı”, Muzaffer Tire “Çengelli Düşünceler”, Soner Tire “İlerleme-2″, Zeki Umay “İkaros 1-2″, Nurseren Tor “Zaman Şehitleri-1-2″, Asuman Sevdinli “Barış, Kardeşlik”, Berna Özlem Özcan “Humanity”dır. Her sanatçı bu kavramlardan hareketle görüntü düzleminde düşüncelerini anlatmaya çalışmışlardır.

1945’lerde ortaya çıkan Soyut Dışavurum akımı ile resim sanatı, tamamen insanın iç dünyasına inerek somut dünyadan, kurallardan ve kalıplardan uzaklaşır, mutlak gerçeği arar, böyle bir şey olmadığına karar verir ve Fluxus akımından sonra kendini Kavramsal sanata bırakır. Artık resim, sadece bir soru haline gelmiştir ve hemen hemen daima daha büyük bir bütünün ufak bir parçasını oluşturmaktadır.

IMG_0153

Eser Afacan’ın “İsimsiz” karakalem çalışması, beni “sessizliği seven” bir ressam okumasıyla tanıştırdı.

Ressam ve heykeltıraş olan Sol LeWitt “Kavramsal bir sanat eseri ancak fikir iyiyse iyidir“, “işini görsel olarak çekici kılıp kılmamak tamamen sanatçıya kalmıştır“, “başarılı düşünceler genellikle görüntü düzleminde basit görünürler çünkü onlar kaçınılmazdırlar“, konuyu anlamak açısından önemli olarak ” Kavramsal sanat izleyicinin gözüne hitab etmekten çok beynine hitab eder` der.

Altan Sanat Galerisi’nde, salonu çevreleyen eserler birbirleriyle çokodaklı , farklı bir dil kullanımlarına yönelik ama neticede çevreleyici bir mantıkla okunabilecek olan bir atmosfer oluşturmuştur. Sergilenen eserlerin atmosferi serginin karakterine uygun ve dışardan gelen izleyicisini sakinleştirici niteliktedir. İzleyicisine farklı bir alana girdiğini anımsatıyor. Tam galeri mekanının orta yerine sanatçının enstalasyon (yerleştirme) tekniğini kullanarak oluşturduğu çalışmada irdelediği kimi sorunlara, getirdiği, farklı yorumuna değinmek istiyorum. Bu çalışma, günümüz insanlarının herşeye nekadar kayıtsızlığını vurgulayan başlangıç ve bitiş cümlesi gibi. İzleyicilerin, bu başlangıç ve bitiş cümlelerinin üzerine basarak, farkında olmadan dışavurumu, ayrı bir mesaj niteliği de taşımaktadır. Sanatın toplumsal olgulara bakışınının da sorgulandığının altı çizilmiştir. İkaros isimli eserde sanatçı, aşırı tutkuların, ulaşılamayacak hedeflerin insanın ayağını yerden kesmesini insanı ele geçirerek nasıl yok ettiğinin resmedilmesidir. (İkaros efsanesinde aşırı tutkulara karşı bizleri uyardığı için, aynı zamanda bilgelik örneğidir. Her kim İkaros gibi güneşi yani ulaşılamayacak bir şeyi ele geçirmek isterse, bir gün onun da kanatları yanacaktır.)IMG_0154

 

Sergideki eserlerin bir kısmı, anlatımcılığa kaymadan bir çok kavrama gönderme yapan özelliklere de sahiptir.

Sol LeWitt’in “Paragraphs on Conceptual Art” da ifade etttiği gibi; “Kavramsal sanatta fikir veya kavram, sanat eserinin en önemli kısmıdır . . . tüm planlamalar ve karar almalar önceden yapılır ve fikrin uygulamaya geçirilmesi ikinci planda kalır. Fikir, sanat yapan bir makina haline gelir.”

Sanatçı Ilgın Erdem’e ait “Isınma” isimli yerleştirme, tıpkı ‘ısınan kurbağa öyküsü’nün son derece düz bir dille anlatımı gibidir.”Cam bir kap içinde bulunan soğuk suya konmuş kurbağa yavaş yavaş alttan ısıtılınca kurbağa ses çıkarmadan durur. Modern toplumlarda insanlar su içindeki kurbağa gibi tepki verir. Bir şeyi yavaşça değiştirirseniz çoğu kişi bunu fark etmez. Örneğin toplumda denetim mekanizmaları gittikçe çoğalıyor. Çünkü kişi kendinin gözetlendiğini bildikce gözetlenmeyen birine göre daha dikkatli davranır. Anonim olmadığı sürece, haklarını kullanmakta kendilerini özgür hissedemedikleri için haklarını özgürce kullanamazlar.Böylece fikir özgürlükleri kısıtlanmış olur. Bu düşünce özgürlükler içinde geçerlidir. Göze batmamak için giderek kurallara uymaya başlar. Böyle durumlarda toplumlarda insanların kendine özgü düşüncelerinin sayısı günden güne azalır. Bu tip toplumlar kendini zihnen veya sosyal olarak yenileyemez. Çeşitlilik azalır. Hoşgörüsüzlük, tahammülsüzlük artarken, aynı zamanda toplumun yaratıcılık, yenilenme, ilerleme olanakları engellenmiş olur. Bu nedenle arada bir termometreye bakarak suyumuz nekadar ısınmış bunu görmek gerekir.

IMG_0155

 

Sergi de sanatçının, “Isınma” enstalasyon çalışmasıyla sorunlara nasıl değindiğini getirdiği farklı yorumuyla anlatmak istiyorum. Cam parçaları üzerinde su dolu bir kap ve içinde yeşil kurbağa. Kurbağa toplumu ifade ediyor. Cam parçalarının bir kısmı kırmızı renkle savaş, bir kısmıda barışı temsil ediyor. Kırmızı savaşı temsil eden cam parçaları yavaş, yavaş kurbağanın içinde bulunduğu suyu ısıtıyor. Tüm bu nesneler cam fanusla kapatılmış. Dışarda bir sürü ayak izleri. Beyaz ve gazete kağıtından . Bu ayak izlerinin farkına varmadan üstüne basarak fanusun içini izleyen ziyaretçiler de eserin bir parçası oluyor. Dışardan izleyen seyirci, aslında savaşın ısıttığı suda yavaş yavaş ölümü nasıl beklediğini mi izliyor? Yoksa etrafını saran yangının içinden nasıl çıkış arayacağını mı? Sizce hangisi?

“İnsan, doğanın yöneticisi ve yorumcusu olarak, doğa düzeni üzerindeki gözlemlerinin izin verdiği kadar eylemde bulunabilir ve nedenleri anlayabilir. Daha ötesini ne bilir, ne de bilebilir.” Hiç kuşkusuz, Novum Organum’un bu cümleleri Bacon’un görüşlerini, deneyselciliğini, gözlemciliğini ve insan ile doğaya bakış açısını güzel bir şekilde özetlemektedir.

Bilimin kılavuzu felsefenin gerektiği konuma gelebilmesi, ve insanın bilim ışığı altında yükselebilmesi için, Bacon’a göre zihnin “putları” yıkılmalıdır. “Put” ile Bacon’ın kastı, gerçeklerin yerine konulmuş, yanlış ve hatalı, akıl-dışı yöntemler ve düşüncelerdir. Bu yanlış yöntem ve düşünceler, sadece yeni yanlışlıkların doğmasına yol açar, böylece bilimin gerçek yolunun ve gerçeklerin üstünü örter.

Uzun süre İtalya’da yaşayan ve 1980’lerin sonunda ABD’ye geri dönen Sol LeWitt, 20. yüzyılın en iz bırakan ve kendinden sonrakileri etkileyen sanatçılarından biri olarak görülür. Fikirlerini başka profesyonellerle paylaşan ve onlara danışan, büyük boyutlu işlerde takım çalışmasını tercih eden Bacon’a göre insan zihnini körelten bu putlar(yanlış ve hatalı, akıl-dışı yöntemler ve düşünceler) yıkılmadıkça felsefe ve bilimin karanlıktan kurtulamayacağını savunmuşturdur.

Einstein da insanlığa, yardımlaşmanın hakim olduğu barış dolu bir dünyaya ve bilimin yüce amaçlarına inanır. “İyi ve Kötü”, “Din ve Bilim”, “Aktif Pasifizm”, “Hiristiyanlık ve Yahudilik”, “Azınlıklar” ve “Bir Arapa Mektup” gibi farklı konu başlıklarının ele alındığı “Benim Gözümden Dünya” kitabında bu inançların savunması niteliğindedir. Eintein’e göre” İnsanın gerçek değeri kendi kendisinden özgürleşmeyi ne ölçüde ve ne anlamda becerebildiğiyle belirlenir “

Sanatın güncel koşulları içinde Ülkemiz de aradığı yeni dille “Yalnızca Barışa Tarafız” diyen 300 sanatçının eserleriyle Büyük Dünya’ya bakış açısı, izleyene daha derin anlamlar taşıyabilir. Eintein’ın dediği gibi izleyicinin işi sadece beklemek ve eleştirmek değildir. Elinden geldiğince bu amaca hizmet etmektir. Uygun bir ortam yaratabilmek için benzer şekilde düşünen insanların kişisel işbirliği kesinlikle gereklidir. Umarım hep beraber “sanatçılar, eserleri ve izleyiciler” birlikte gösterilen çabalar sonucunda güvene, barışa dayalı bir köprü kurmayı becerebiliriz.

Salime Kaman

Sanat Bilimci

 

Adana-Abidin Dino Sanat Parkı

IMG_5693

Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği Adana’ya, yoğun iş tempoma rağmen her yıl en az iki kez gelirdim. Ailemi dini bayramlarda ziyaret etmek onlarla vakit geçirmek için. Kısa da olsa mini şehir turlarımızı yapar eş dost ziyaretlerinde bulunurdum.

Eski belediye binasının yanında atıl kalmış bir yeşil alan bulunmaktaydı. Buranın Abidin Dino Parkı olduğunu bilmiyordum. Her Adanalı gibi bildiğim  Atatürk caddesindeki Atatürk parkı geniş ve renk renk çiçeklerle bezenmiz bir park. Adana da geçirdiğim şu günlerde yaptığım  gezintilerde eski belediye binasının yanında gördüğüm park dikkatimi çekti. Ne kadarda güzel Abidin Dino Sanat Parkı.

Abidin Dino Sanat Parkı’nın açılması ile ilgili merakımı, araştırarak giderdim.  Abidin Dino Adanalı mı? düşündüm. Çünkü bir Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi sanatçılarımızın adı hiç bir yerde yokken, neden! Araştırdım soruşturdum  bilgilerimi geliştirdim ve  öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak istedim.

Abidin Dino Sanat Parkı açılmasına neden olan fikir  Eşi Güzin Dino’nun “Gel Zaman Git Zaman” adlı kitabı olmuş ama;

Bana göre geçmiş yıllara dayanan bir tarihi de göz ardı etmemek gerekir.

Abidin Paşa caddesine ismi verilen Adana’nın  geçmiş valilerinden biri olan Abidin Paşa’nın torunudur Abidin Dino.

‘‘Dedesi Abidin Paşa;”İkinci Abdülhamit döneminin aydın vezirlerinden” – “Osmanli İmparatorluğu’nun son dönemlerinde siyasal, bilimsel, kültürel etkinlikleriyle iz bırakmış bir devlet adamıdır ve  Abidin Paşa 1843 – 1907 tarihleri arasında yaşamıştır. Gül Hanım ile evli bulunan Âbidin Paşa’nın, iki erkek, iki kız çocuğu vardır. Kızlarından Halide Hanım, Dervîş Paşa ile, Nefise Hanım, Nuri Beyle evlenir. Nuri Bey, edebiyat, sanat, siyaset ve hukuk alanında tanınmış, Milletvekili ve gazeteci Celal Nuri, karikatürist Sedat Nuri, gazeteci ve hukuk profesörü Suphi Nuri nin babasıdır. Âbidin Paşa’nın oğullarından biri Salim Bey’dir.Diğer oğlu ise Âbidin Dino”nun babası Rasih Bey’dir.’’

Abidin Dino’nun Adana ile tanışması sürgün yıllarına dayanıyor. Şuan Adana Büyükşehir Belediye Binası olarak kullanılan bina, o zamanlar Halkevi olarak kullanılırmış. Eşi Güzin Dino’nun “Gel Zaman Git Zaman” kitabında Abidin Dino’nun, halk evinin bahçesi olan bu parkta, başta kardeşi Arif Dino olmak üzere edebiyat tarihimiz açısından önemli yere sahip olan hemşerilerimiz Orhan Kemal ve Yaşar Kemal ile bu parkta sık sık buluşup, sanatın her dalını tartıştıklarından bahsedilir. Dolayısıyla sanatının gelişmesinde Adana’nın yerinin büyük olduğu düşünülür.. Eşi Güzin Dino ile Adana’da evlenir. Birçok alanda ilk eserlerini Adana’da üretir. İlk tiyatro eseri olan “Kel” Adana’da basilar. Abidin Dino, ilk kez Türk Köylüsü ile karşılaşmam ve onu tanımam Adana’dır der. Tüm gördüklerinin, yaşadıklarının kendisini resme daha çok bağladığını ifade ederken, “Sanki resmettikçe görüyordum içinde yaşadığım Anadolu gerçeğini.”

Parkta Abidin Dino, Orhan Kemal, Yaşar Kemal’in bronz heykelleri bulunmaktadır. Eserlerinin röprodüksiyonları da Parkta sergilenmektedir. Ayrıca parkta açık hava dinletileri de düzenlenmektedir.

Heykeller, Konya Selçuk Üniversitesi Heykel Bölüm Başkanı Mutluhan Taş ve öğretim görevlisi Anar Eyni, tasarımı  Haluk Uygur tarafından yapılmıştır.

Fotoğrafta gördüğümüz,  üç ustanın, Abidin Dino, Orhan Kemal, Yaşar Kemal’in bronz heykellerinin karşısında üzerinde bir kuş figürünün bulunduğu boş sandalye ise; geleceğin sanatçılarını temsil eder.

Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen 19. Altın Koza Film Festivali kapsamında Abidin Dino Sanat Parkı’nda açılan ‘Adana’yı Seviyorum’ başlıklı sergi, Seyhan ve Ceyhan nehirleri ile Akdeniz’in kendi güzelliklerini buluşturmuştur

Tüm bu güzelliklerin başlatılmasına ev sahipliği yapan Abidin Dino Sanat Parkı’na ismi verilen Abidin Dino’yuda yakından tanıtmak isterim.

Çağdaş Türk resminin öncülerinden olan Abidin Dino, 1913 yılında İstanbul da doğar.

1. Dünya Savaşı başladığında  ailesi Cenevre’ye yerleşir, çocukluğu İsviçre ve Fransa’da geçer.
Abidin Dino, 1925 yılında Robert Kolej’de  eğitime başlar. 1930 yılında ilk  desen çalışmaları Yarın gazetesinde, ilk yazıları Artist dergisinde yayınlanır.  Bu yıllarda Nazım Hikmet’in şiir ve oyun kitaplarına kapak desenleri de çizer.

1933 yılında D grubu adlı sanat gurubunun kurucuları arasında yer alır. Grubun amacı, sanatın gelişmesini ve halk arasında yayılmasını sağlamaktır. Abidin Dino, resim, yazı denemeleri dışında sinemaya da ilgi duymaya başlar. 1934 yılında sinema öğrenimi görmek üzere SSCB’ye gider ve  orada 3 yıl kalır.

1937 de 2. Dünya Savaşı nedeniyle Sovyetler Birliği tüm yabancı öğrencileri geri gönderince Leningrad dan ayrılır.

Abidin Dino, Sovyetler Birliği’nden  döndükten sonra Londra ve Paris’e gider.

1939 yılında Türkiye’ye geri döner.

1941’de arkadaşlarıyla Liman (Yeniler) Grubunun oluşturur. Çizgi ve desenlerin ön plana çıktığı resimlerinde işçi ve köylü tiplerini  kendine ait özgün bir üslupla ve yerel sentezle buluşturarak  resimlerini yapmaya başlar.
Abidin Dino,  özgün Yeniler Gurubu’nun Liman çevresindeki balıkçıları konu alan ilk sergisini açtığı 1941 yılında Abidin Dino, siyasi nedenlerle önce Mecitözü’ne (Çorum), sonra Adana’ya sürgüne gönderilir. Adana’da Türk Sözü gazetesinde çalışır. Kel adlı bir oyun yazar, ancak oyun kitabı  hemen toplatılır. Çukurova’nın pamuk işçilerini konu alan resimler yapar ve heykel ile ilgilenmeye başlar. 1943 yılında Güzin hanımla  evlenir. Sürgün den sonra İstanbul’a döner.

1952’de yurt dışına çıkış yasağı kalkınca kesin olarak Paris’e yerleşir. Fransa, Cezayir, Amerika da sergiler açar. Fransa Plastik Sanatlar Birliği’nde, New York da görev alır. ‘İşkence’, ‘Atom Korkusu’, ‘Savaş ve Barış’, ‘Çıplaklar’, ‘Dört Kent’, ‘Dağ-Deniz’ gibi birçok yapıtı çeşitli galeri, müze ve koleksiyonlarda yer alır.

Abidin Dino’nun yazdığı eserlerin bazıları; Kısa Hayat Öyküm, Yeditepe Öyküleri , Sensiz Herşey Renksiz gibi kitaplardır.
Türkiye’de kişisel sergiler açan Abidin Dino, 7 Aralık 1993 günü Paris’te hayatını kaybeder. İstanbul da Aşiyan mezarlığına defnedilir.

İnşallah Adanalı olarak diğer sanatçılarımıza olan vefa borcumuzu  ödemek için yeni yeni okullara, bulvarlara,  yapılacak bu güzellikte ki parklara isimlerini veririz.

Salime Kaman 11.02.2013

Adana’dan Sevgiler-5

ADANA’DAN SEVGİLER- 4

IMG_565919.OCAK.2013 Dün İstanbul’dan geldim. Yorgunum. Yılın ilk kitap fuarı 15 Ocak’ta Adana’da başladı. Yarın fuarın son günü, kaçırmak istemiyorum. Zorda olsa bugün kitap fuarına giderek  bir sorumlu okur olarak yazarlarla buluşmak istiyorum.

Uzakdoğu’nun en büyük, dünyanın da 3. büyük fuarlarından biri olan  Adana Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezinde düzenlenen Çukurova 6. Kitap Fuarı,15-20 Ocak  tarihleri arasında kitapseverlerle birlikte. Kitaplarının, okuyucuları ile çok güzel zeminde  buluşmalarını sağlayan  205 yayıncı grup da kendi standlarında yayınlarını sergiliyor.

Adana da ilk defa  kitap fuarına katılıyorum. Hem heyecanlıyım hem de mutlu. 300 Yazarın  okurlarıyla buluştuğu bir kitap fuarı. Panel, söyleşi, şiir dinletisi ve çocuk edebiyatı konulu etkinlikler de var.

Bedri Aydoğan ve Işık Öğütçü’nün söyleşisine eşimle birlikte katılıyoruz.

Işık Öğütçü söyleşide, babasını, 13 yaşına kadar hatırladığı babasına ait anılarını, özenle anlatıyor. Hatırlayamadığı, yada sormak isteyipte soramadığı sorularına ait cevaplarını, babasının ağzından yazılan, gazete ve dergilerin sayfalarında bulduğunu ve bir kaynak niteliği taşıyan kitabını, bunları büyük özenle düzenlediğini ve yayına hazırladığını anlatıyor. Babasının, “yaşadığı gibi yazdığını, yazdığı gibi de yaşadığını” ifade ediyor.

Kitaptan bölümler okuyor. Zevkle dinliyoruz.

Babasının bu güne kadar Adana da ne bir okula, ne bir caddeye isminin verilmemesine kırgın, ama umutlu. Şimdi bende kırgınım bir Adanalı olarak yerel yönetimlere. Bugün eserleri dünya dillerine çevrilmiş yazarlarımız, okurlarına bir umut olmuş bir ışık olmuş yazarımızın adı hiç bir yerde yok. Vefa mı bu? Bizim sanatçılarımıza sahip çıkmamız nasıl olacak. Sokaklarımız, caddelerimiz, bulvarlarımız sadece siyasetçi isimleri ile mi anılacak. Hani sanata ve sanatçısına sahip çıkan yönetimler?

Cadde ve sokaklarımızın isimleri, şehir yaşantı ve kültürünün  ayrılmaz birer parçasıdır. Bunların büyük bölümü  o şehirde doğmuş, yaşamış, o şehre, insanına hizmeti geçmiş kişi isimlerinden oluşur. Bu dünyanın her ülkesinde uygulanan bir nevi vefa borcudur.

Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi kalemlere sahip olma şansına sahip Adana, nasıl olur da vefa örneği bir şehir olma özelliğine sahip olmaz? Buna inanmak istemiyorum. Örnek bir şehir, sanata sanatçısına sahip bir şehirle örnektir. Sanatçısına sahip çıkmayan toplumlar yanlıştır ve hiçbir yanlış asla örnek de olamaz. Adana  yerel yönetimi yanlışını en kısa zamanda düzeltmelidir. Sanatçısı ile, güzelleştirilmiş bir kent, kent kültürümüzün  bir parçasıdır.

Kitaplarını okuduğumuz, hikâyelerini dinlediğimiz,  edebiyatçıların isimleriyle çevrili bir semtte oturmaya kim hayır der ki.  Cadde ve sokaklarımız, değerli kalemlerin isimleriyle kıymetlendirilirse hem okuru hem de yazarı mutlu etmez miyiz?

20.Ocak 2013 eşimle birlikte yine kitap fuarında bulduk kendimizi. Çok hoşumuza gitmişti herşey. Heyacanlı okurlar; yaşlılar, gençler, bebekli kadınlar, babalar,anneler, çocuklar akın akın fuar alanında. Telaşlı bir kalabalık. Hava şartlarına inat kendi ritmini bozmadan kapıdan içeri bir an önce süzülmek tek istediği.

Bizde o aynı heyecanla içeri süzülüp, bir gün öncenin yaşanmışlığının tecrübesiyle  bilerek ilerliyoruz. Çukurova salonunda Enver Arsever’in söyleşi yapacağı salondayız. Erken geldiğimiz için boş bulduğumuz koltuklara oturuyoruz. Saat 12 de salon tıklım tıklım doldu. Okurların bir kısmı ayakta. Koşarak kürsüye gelen Arsever okurlarına, izleyicisine zamanında kavuşmanın sorumluluğu içinde saygı, sevgi dolu tebessümüyle selamlıyor. Başlıyor konuşmaya. “Aykırı Sorular” söyleyişisinde ki gibi karşısında soru soracağı konuğu yok. Karşısında yüzlerce okuru . Bu toprakların çocuğu Arseven, karşısında oturan bu toprağın çocukları ile birlikte ve mutlu. Karşılıklı oturan bu insanların her biri gereksinimlerinin ne olduğunu biliyor. Enver Arseven başlıyor anlatmaya, okuruyla birlikte cümlelerini bitiriyor. Memleketimizin güzel insanlarından bahsetmeye başlıyor.  İçinde iyisi, kötüsü, gelişmişi, gelişmemişinin birlikte yaşamaya mecbur  olduğunu, tıpkı hayatta da bunun böyle olduğunu, umutsuzluklarla dolu hayata, sahip olduğu 6 yaşındaki kızı için umutla bakacağını, daha doğrusu bakmamız gerektiğini, içtenlikle anlatıyor. Herkesi derin derin düşündüren, derin bir sessizlikte konuşmasını tamamlıyor.

Standtan satınaldığım kitabımı , “Yazgıcılar’ın olmadığı bir ülke için” yazarak imzalıyor.

Hayatta gerçekten hepimiz, iyisiyle, kötüsüyle, gelişmişi ile gelişmemişiyle istesekte istemesekte birlikte yaşamaya mecburuz. Kendimizi biçimlendirmek umudu ve aydınlığı kazanmak için çok okumak zorundayız. Özellikle bu günlerde.

Salime Kaman

Adana’dan sevgiler4

21.Ocak 2013

ADANA’DAN SEVGİLER  3

Adana belki pek çok konuda iyi durumda görünmesede, sanatta  oldukca iyi durumdadır. Şehrin sanata ilgisini gösteren etkinliklerden en önemlisi 43 yıl önce başlatılan  Altın Koza Film Festivalidir. Ancak şimdiye kadar yaklaşık 19 tane yapılabilmiştir. Bu da Adana da yönetim sorunlarının nekadar derin olduğunu gösterir.

Herzaman Adanalı olarak gurur duyduğumuz Karacaoğlan, Mehmet Husrev Efendi, Süruri, Admî ( 1820-1894 ), Abdülvahap Kocaman, Ali Püsküllüoğlu, Dadaloğlu, Demirtaş Ceyhun, Hacı Nuri, Remzi Oğuz Arık, Sevinç Sokullu, Turan Altuntaş, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Abidin Dino, Yılmaz Güney, Şener Şen, Barış Manco, Nejat Uygur, Taha Toros, Nurhan Tekerek, Perihan (Duygulu) Doygun, Yılmaz Duru, Mustafa Sağyaşar, Selahattin Sarıkaya, Suna Kan, Yalçın Remzi Yüreğir, Ayla Aksungur, Ethem Çalışkan, Mehmet Güler, Zahit Büyükişleyen gibi sanatçılarımızdır. Daha ismini yazamadığım ve   Adanalı olduğunu bilemediğim sanatçılarımızdan özür diliyorum.

Uzun yıllar yoğun iç göç almış olan Adana bir tarım merkezidir. Çeltik ve pamuk yetiştiriciğinin merkezidir. Çukurova’nın en önemli özelliği ekolojik olarak turfanda yetiştirmeye müsait olması. Soğandan buğdaya, narenciyeden karpuza kadar her ürün önce burada yetişir. Ürünü ülke genelinde ilk üreten yerdir Çukurova.

Aslında Çukurova için  1800 yılların da ‘ölüm ovası’ diye söz edilir. İnenin bir daha geri dönemediği, karadan tek ulaşımın bulunduğu, daha çok denizden girilebilen bataklık bir arazidir. Toros dağlarındaki karların erimesiyle ilkbaharda sel altında kalan ova, akarsu taşkınlarının da etkisiyle tam bir bataklığa dönüşür. Bugünün verimli  ovası o dönem ziraat yapmaya uygun değildir.

Osmanlı Devleti Batı’nın bilgi ve teknolojisinden faydalanmak için Batı’ya bakarken, Batı’da Osmanlıların durumunun ne olduğunu, hangi konuda güçlü hangi konuda zayıf olduğunu, devlet düzeylerinin ne durumda olduğunu bilmek ister. Bunun temelinde  kendi siyasi ve ticareti çıkarları için iyi olacağı düşüncesi yatar. Bu düşünce özellikle Fransa ve İngiltere için büyük önem taşır. İki devlet de dünya ticaretinde en büyük payı alma gayreti içinde olmuşlardır.

İngilizler, pamuk ihtiyacını karşılamak için Osmanlı’dan yardım ister. Sultan Abdülaziz’in 1867 yılındaki Avrupa gezisinde konu gündeme gelir. Nil Ovası (Mısır) ve Adana Çukurova, Avrupa’nın pamuk ihtiyacını karşılamak için belirlenen bölgelerdir. Mısır, Vali Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın öncülüğünde pamuk ekimine ve modern ziraata başlar.

Pamuk ekimi için Avrupalıların ısrarları, Mısır’ın yanı sıra Adana’da da netice verir. Sultan Abdülaziz döneminde üretim için Toroslar’daki Türkmen aşiretleri (Yörükler) ovaya indirilir. Sarayın zorlamasıyla başlayan üretim sonucu Çukurova, kısa sürede Mısır ile birlikte Avrupa’nın tekstil endüstrisine hammadde sağlayan en önemli bölgelerden biri haline getirilir.

Sulama sistemleri kurulması ve ovanın modern tarım aletleri ve özellikle traktörle tanışması, bölgeyi tarımsal üretimde bir merkez haline getirir. Pamuk üretimindeki gelişim tekstil sanayisini öne çıkarır. Ovanın bol sulu olması önce bölgeyi çeltik ve pamuk ekimi için uygun hale getirir.

Bugün hem çeltik hemde pamuk ekimi yok denecek düzeydedir.

Bölgemizde yaşanan ekonomik ve sosyolojik sıkıntının  temelinde, uzun yıllar sadece zenginler ve fakirler arasında ki, yarı-feodal yapının, şehrin lokomotifi işlevini görecek bir orta sınıfın çıkmaması, kazanılan paraların bölgeden çıkması olduğunu düşündürür.

Çukurova’nın şu anda en gözde ürünü mısırdır. Yıllardır ithalatçı olduğu bu stratejik üründe Türkiye’nin neredeyse kendi kendine yetebilir hale gelmesinde yine bölgenin önemli rolü var. Halen, bölgede çiftçilerin devlet desteği almadan para kazanabildikleri tek ürünün mısır olmuştur.

Yıllarca göç akımları da bölge konumunda etkili olmuştur. Sakıp Sabancı’nın dediği gibi, Adana’ya gelen tüm göçmenler için, ‘Adana’nın otu kekik, kuşu keklik’ olmuştur.

Sabancı ailesi; Aslen Kayseri’nin Akçakaya köyü doğumlu Hacı Ömer Sabancı, Adana’ya gelir. Hamallık yaparak başladığı iş hayatında önce ticarete atılır, daha sonra da sanayici olur. Bunun gibi bir çok aileler, bunlar Adanalı olmamalarına ragmen şehrimizin sanayileşmesine büyük katkılar sağlamıştırlar.

Tüm bunlar aklımıza şöyle bir soru da getirebilir.

Adanalı kime denir? Acaba, burada doğanlara mı?

Yoksa, başka yerde doğmuş ama Adana için çalışmış, Adana’da yaşamış, havasını koklayıp suyunu içmiş kişilere mi?

Burada doğmuş ama burayı görmemiş hatırlamamış hatta Adanalı olduğunu saklayanlar için ne demeliyiz?

Adanalı olmak benim için, bir ayrıcalık.

Adana’dan Sevgiler-3

Salime Kaman

15.Ocak.2013

ADANA’DAN SEVGİLER 2

IMG_5554

Pencere önünde oturuyorum. Etraf yemyeşil. Turunç ağaçları, okaliptüsler, çam ağaçları, karabiber ağaçları,  palmiyeler. Uzun ve iri gövdelerini göstermek için hepsi sanki birbiri ile yarışır gibi.

Orta refüj de yıllardır Adanalıların lezzetine alışık olduğu turunçlar, dört metre ara ile dikili turunç ağaçları üzerinde dopdolu. Alt dalları toplanmış. Üst dallardaki  erişilemeyen dallarda yaprakların arasında ne kadar da güzel gizlenmişler.

Gazipaşa Bulvarında, orta refüj düzenlenirken bulvarda mevcut yılların emeği güzelim turunç ağaçları nasıl olur da kesilir. Belediye hala da kesiliyor. Neden? Bilmiyorum.

Kasım Gülek köprüsünün yanında  yaklaşık elli metre yükseklikte ki Okaliptüs ağacı  ne de güzel yükseliyor. (Dünyanın en uzun boylu ağaçlarından olup 100 metrenin üzerinde boya sahiptir, uzun ve iri gövdeleri sayesinde diğer ağaç türlerinden de ayrılırlar.)

Tam evimizin yanında boyu 40 m’yi bulan kara sedir ağacı, yeşilin çeşitli tonlarında ki yaprakları ile nasılda süzülüyor.  Tam karşında  piramidal görünüşü ile mavi çam (ladin) yeşil mavi, gümüşi beyaz yaprakları ile sırasını bekler gibi. Dallarının gövdeye yatay vaziyette uzanması, kendini seyredenlere dinginlik veriyor.

Kasım Gülek köprüsünün yanı başında bulunan karabibiber ağacı, yıllardan beri herzaman yeşil, dalları aşağıya doğru sarkmış, çiçekleri sarı, yaprakları pinnat (tüysü), meyveleri kırmızı ve küre şeklinde, boyları on metre olan süslü bir ağaç.

İşte anlattığım tüm bu ağaçların arasından süzülerek  geçen uzun trenler, bir an önce yolcularına kavuşmak için köprünün altından geçip gidiyor. Geriden bakan gözlerim, bu güzel ağaçlarda takılı kalır. Bir ahh ile uyanırım tekrar.

Hava soğuk ve yağmurlu. İnsanlar iri adımlarla sağa sola koşturuyorlar. Kış ayında olmamıza rağmen etraf yemyeşil. Az sayıda ağaçlar yapraklarını dökmüşler. İnsanlar asık suratla etrafa bakmıyorlar gri elbiseler ve paltolarının içinde büzülmeden ilerliyorlar. Caddelerin iki yanından oluk oluk sular akıyor. Yağmur hızlandı. Ağaçların yaprakları nasılda dayanıyor  yağmur damlalarına. Gökyüzündeki gri renk ortadan kalktı. Adana pırıl pırıl. Kirlerinden arınmış gibi. Güzel bir kent oldu.  Yaşam güzelleşti sanki. Kuru mevsim bitti. Toprak kana kana suya doyuyor. Bereket yağıyor sanki toprağa. ‘ Zorluğun ortasında fırsat yatar’ Albert Einstein’in dediği gibi.  Açılan geniş olasılık yelpazesini duyumsamak la rahatlayabiliriz.  Tıpkı kurak geçen  mevsimlerin  sona ermesi gibi.

Yine kelimeler sıraya girdi. Söyleyecek çok şey var. Yaratıcı yaşamla iç içeyim yine. Mutluyum. Her zaman olmuyor böyle. Yazmaya başladım. Eflatun’un dediği gibi, ‘İncelenmeyen yaşam yaşanmaya değmez.’

Uzun zamandır hasta olan annem de iyileşmeye başladı artık. 43 gündür birlikte aştık tüm zorlukları. Işığı karanlıkta bulabiliriz bizde karanlık gün ve gecelerimizi annemle birlikte bitirdik. Zaman zaman kendini bıraktığı anlar oldu. Bu anlar, çok kötü ve çaresiz anlardı. Bir gün anneme sordum.

- İyi olmak istiyormusun?

Sessizce ağzı evet derken gözlerindeki evet o kadar büyüktü ki. Sabırla üzüntülü anlarımızda karanlığımızda ki bu ışığın bize yakın olduğuna inandım ve inandırdım. Işığımızı birlikte bulduk.

Şimdi mutluyum. Annem yanımda ve iyileşmesine giden yolu birlikte yudum yudum yaşadık. Allah bir daha bu acıları yaşatmasın.

‘Ruhumuzu aydınlatan sözcükler’ de karanlıkta yakaladığımız ışık oldu.

Salime Kaman

25 Aralık 2012 Salı

ADANA’DAN SEVGILER 1

Sessiz, bitkin, suskun, yenilgin buldum ovamı. Haksızlıklara uğramış gibi. Büyük geçmişleri sinesinde barındıran Çukurovam. Doğruyu bulamamış, yitik bir kuşak geçmişin ağır gölgeleri altında sararıp solmuş sanki. Hangi doğrular diyorum sessizce kendime.

İnsanların önünde yükselen duvarlar. Ovamın görkemiyle kıyaslarsak bunları. Herkes sorsun kendine, yaşamın doruklarını neler oluşturuyor artık. Sözler mi? Sözler bitki örtüsüne mi benziyor yoksa? Her yer taş yığını. Kabahat işlemiş çocuk gibi. Konuşmayan, hatasını örtbas etmek isteyen çocuk. Konuşmayacak, hep susacak mı böyle?

Çoçukluğumun geçtiği erik bahçeleri, üzüm bağları, pamuk tarlaları, zeytin ağaçları ile dolu tarlalar yok artık. Yükselen duvarlar gibi bakıyorum etrafıma. İnsanlar değişmiş, doku değişmiş, yabancı bakışlar sarmış dört bir yanı.

Her bir söz, bir soru olmuş artık. Yanıtlar farklı mı sanki, onlar da soru.

Şehir çok büyüdü diyorlar. Gerçekten büyüdü mü?

Yoksa, sarı sıcakta hala üşüyen bir ruhla, derin düşüncelere dalmış, kimselerin birbirini görmediği yolda, dört bir yanda yükselen duvarlar mı büyüdü?

Salime Kaman

11 Aralık 2013 Pazartesi

Adana’dan sevgiler 1.

1÷ 4  GÖÇ

Yağmurlu bir İstanbul sabahı. Saat sabahın beşi. Ortalık karanlık, sokak lambaları ışıldıyor.  Arabayla yola çıkıyoruz. Rotamız doğduğum topraklara doğru.  Yaşlı annemle kış aylarını birlikte geçirmek için. Yirmialtı yıl sonra tekrar dönüyorum sımsıcak şehrime. O’nu öpmek koklamak kucaklamak sarılmak tüm isteğim. Tüm özlemlerim, anneme kavuşunca bitecek gibi.

Araba ilerliyor. Arabadayken daha mı duyarlıdır kişi? Duygulandım yine gözüm uzaklarda. Güneye doğru inen İstanbul-Ankara  otobanında ilerlerken yolun sağında ve solunda uzanan kırlarda sarı ve yeşil tonlarını, bazan kümeler halinde bazan uçsuz buçaksız kesintisiz binbir renkli orman denizi içinde uzanan ağaçlar, yapraklarını dökmeye hazırlanmışlar.  Ufka doğru  baktığımda renkler silikleşiyor ve sisin ardında kayboluyor. Küme küme yoğun su buharlarının gökyüzüne doğru yaptığı yolculuğuna şahit oluyorum. Orman kıyılarında görülen kırmızı kiremit çatılı küçük evler, huzurlu yaban yaşamları hatırlatıyor bana. Yağmur suları eteklerde  kendine geçit bulduğu yerlerden kıvrıla kıvrıla akıyor için için ses çıkararak.

Köroğlu dağlarını bir baştan bir başa delen tünelin içersinden geçiyoruz. Tüm renkler kayboluyor. Duygu selim ufuktaki renkler gibi silikleşiyor. Tanrım tekrar aydınlığa çıkart bizi diye yalvalıyorum sanki. Gözlerimde hala o renkler. Tünelden çıkıyoruz. Etrafta yerleşim alanları, sanki küskün, sanki yalnız, sonbaharın renklerine hasret. Bacalardan çıkan dumanlar. Etraf gri ve solgun.

İlerliyoruz yolun solunda tektük ağaçlar yükseliyor.. Otobanın sağ tarafı çıplak  okra yada toprak boyası sürülmüş gibi.  Ankara’ya yaklaşıyoruz. Yeni dikilmiş sağda ve solda bir çok  fidanlar görünce seviniyorum.

Gökyüzü karardı. Kara kara bulutlar dolanıyor. Cam sileceklerimiz hızla işliyor. Esinti güçlü etrafta görünen çıplak ağaçlar sallanıyor. Yağan yağmur arabaya çarpa çarpa akıyor.Arabaya çarpan yağmur sesleri, çakan şimşek sesleri beni korkutmaya başladı. Tanrım diye dua ediyorum  Şimşeklerin ışığı renkli neon ışıkları gibi aydınlatıyor etrafımızı. Ankara’yı geçtik. Yağmur yavaşladı hava daha açık. Tuz gölünün kıyısından  ilerliyoruz.

Gerçek mi gördüklerim. Tuz gölünün üzerinde koloni halinde göçmen kuşlar, alçalıp yükselerek uçuyorlar. Tıpkı ‘benim’ gibi. Tuz gölü çevresinde bu kuşları tekrar görmek büyük mutluluk.

Tuz Gölü’nün yaban kuşlarının göç güzergahı üzerinde bulunduğunu, Tuz Gölü ve çevresi bu kuşların dinlenme, kışlama ve kuluçkaya yatmaları içinde önemli bir saha olduğunu İç Anadolu’da Tuz Gölü ve çevresinde  önemli sulak alan olmaması nedeniyle yaban ve göçmen kuşların Tuz Gölü’ne geldiğini ve insanlardan uzak, ıssız olduğu ve göl çevresinde yiyecek bulabildikleri için tercih ettiklerini, ayrıca Tuz Gölü’ndeki suda tuz oranının yüksek olması nedeniyle kışın donmadıklarını ve yaban kuşları için barınaklı bir alan oluşturduğunu, göl ve çevresinde onlarca kuş türü binlerce yavruyu dünyaya getirirken, özellikle 10 binlerce flamingonun Tuz Gölü içinde dünyaya gözünü açıtığını daha sonra öğreniyorum.

Yağmur yine başladı. Çukurova il sınırına girdik. Bu seyahatimde tüm saatlerimi geçirdiğim araba, bana şaşılası duygulanımlar yaratabilen bir iç mekan  olmuştur.

Serin, yağmurlu ve rüzgarlı bir hava ile birlikte yeni evimizin önünde durduk.

Hoşgeldin.

Salime Kaman

08.Kasım 2012 Perşembe

BİR NEFES

Yaşam döngüsünde insanlar içinde bulundukları korku, kaygı kavramları içinde  kendilerine bir nefes, bir soluk alacak alanlar ararken, kendilerini daha çok felsefe ve sanat alanlarında bulmuşlardır. Sanat insanın kendini bulmasına yardımcı olmuştur. Varaloşunda,  çevresine başkaldırılarında kendisini büyük bir duyarlılıkla sanatı içinde biçimlendirir.  Sadece çevresinde ki etkilenmeleri yada gerçeklerden  alımlamalar yapmaz kendinden de birşeyler katarak  yeni anlamlar yükler ve kendi tasarısını oluşturur. Tinsel anlamlandırma yetisiyle,  etrafına kendi eylemlerini okuma imkanı sağlar.  Sanat diğer alanlara oranla en iyi  eyleme geçme ve çıkış yolun bulma sürecidir. Sanatın iletişimsel bir işlevinin olması, sanat biçiminin yalnızca estetik bir özellik olması değil aynı zamanda bir gösterge özelliği taşıdığını ortaya koyar.  Bu da sanatsal bildirişim olarak tanımlanır. Sanatsal bildirişimin çok katmanlı olması, sanatta gösterge sisteminin gelişmesini gerektirdiği gibi görme ve işitme duyularına da açık olmalıdır. Sanat yapıtındaki zihinsel bildirişim duyu organları ile iletilebilir.” (M. Kagan, 1993,s.294) İletilen bu estetik  bildiriler kendi içinde bir değer taşır ve kendisi bir nesnedir, bir nesne de bildiridir. (P.Guiraud, 1994, s.86) Resimdeki estetik göstergeler yapıtı oluşturan biçimlerdir ve hem sanat yapıtını hem de dünyayı kavrayış ve yorumlamada etkili araçlardır.

Salime Kaman

06.11.2012 Salı

CLAUDE MONET RESİM SERGİSİ

Sakıp Sabancı Müzesinde(SSM) sergilenen Claude Monet resim sergisine 28 Ekim 2012 pazar günü küçük kızım ve eşim ile birlikte gittim.

İzlenimcilik yada Empresyonizm akımının öncüsü ve izlenimcilik akımına ismini veren Cladue Monet’in olgunluk dönemindeki sanatsal üretimleri; Giverny Bahçesi’ndeki evi, geç dönem bahçe manzaraları, nilüferler ve ünlü Japon köprüsü tablolarının yanı sıra, yakın arkadaşı ressam Auguste Renoir imzalı Monet ve eşi Camille’in portreleri  SSM de sergilenmektedir.

Monet resimlerinde, özellikle  ışık ve renkten kaynaklanan görsel izlenimlerini yansıtmıştır. Resmedilen nesnelere veya olaydan çok günün belirli bir zamanına özgü ışığın sanatçı üzerinde yarattığı izlenimlere önem veren resimlerini sergide görmekteyiz.

Claude Monet’e göre doğrudan doğruya gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri esas alarak kişisel yorumu resimlerine yansıtmıştır.

Claude Monet’in İzlenimcilik akımın adının kaynağı olan 1872 tarihli ‘Gün doğumu’((Impression soleil levant) isimli tablosudur.

Akımın en önemli özelliği bir izlenimin uyardığı duyguların duyulduğu gibi yansıtılmasıdır.

Anlam kapalıdır. Bu akımın sanatçıları, doğrudan doğruya gördüğü gerçeği değil de, gördüklerinin ve izlediklerinin kendisi üzerinde bıraktığı duyguyu yansıtır. İzlenimcilik de soyut betimlemelere yer verilmiştir. Her şey sanatçının duyumuna bağlı olarak anlatılır.

İzlenimcilikte, yorumlar ve izlenimler, sanatçıdan sanatçıya değişir. Her sanatçı, eserinde kendinde oluşan duyguyu ve izlenimi anlatacağı için, meydana getirilen eser de, sanatçının kişiliğine dair izler görülür.

Claude Monet yaşamının son yıllarında gözleri bozulur. Katarak ameliyatı olur. Gözleri çok az görmesine rağmen, ressam çalışmalarına daha israrcı devam eder. Onun bu sanat aşkına gözlerinin hastalığı bile engel olamaz.

Givemy’deki bahçesinde yaptığı ‘Nilüferler’ serisi, ‘Gül bahçesi’serisi resimlerini SSM sergi salonunda izlemek heyecanlandırdı beni. Bu çalışmalar onun, bazı soyut ressamlarca, öncü sayılmasına neden olmuş soyut resimleridir.

Monet genç yaşta İzlenimcilik akımını başlatırken, yetmişaltı yaşından sonra görmeyen gözleriyle yaptığı resimlerinde yeni bir akımın başlamasında da öncü adımlar atmıştır.

Salime Kaman

29 ekim 2012 Pazartesi ‘Herkesin Cumhuriyet Bayramını kutlarım.’

TEYZEM

Güz mevsiminde, çınar yaprakları tek tek sararıp yere düşerken

bazı hayatlarda yumuşacık, sessiz sedasız kimseyi rahatsız etmeden süzülüp gidiyorlar.

Yılların yaşanmışlıkları solup düşüyor toprağa.

O an’la birlikte yok oluyor herşey.

Parçalanmış an’lar.

Kimse yok yanımda! Dolaşıyorum anılarımda.

Mis kokulu teyzem.

Yavaş yavaş düşerken

sonbahar yaprağında bir yüz.

Azrail çok  sevdiğim Nurten teyzemi alıp gidiyor önümden.

Yeni bir ışıkla parlayacak Nurlu yüzün hep gökyüzünden.

İçimi yakan, acıtan, sessiz-sedasız bir vedadır bu bana Nurten teyzem.

Hüznün bir başka  acı  ile doldu içime bu  sonbaharda .

Sonbahar.

Salime Kaman

18.Ekim 2012 Perşembe

GENÇ YAŞAMAK

Dün akşam küçük kızım geldi. Çok mutluyum. O anlatıyor biz dinliyoruz. Ne kadar güzel şeyler oluyor bilimde. Onun  anlattıklarını dinlemekten çok zevk alıyorum. Çünkü yeni yeni bilgiler öğrenmekten mutlu oluyorum.

Bu mutlu anlar bana neler neler düşündürmeye başladı. Kelimeler ardı arkasında bakın nasıl kalemimin ucunda sıralandı.

Gençken yaşımdan olgun yaşardım, şimdi de yaşımdan genç yaşıyorum. Kendime yeni ilgi kaynakları buluyorum. Yeni hayat, canlılık, dinçlik güçleri ediniyorum. Torunum Derin’ciğimi IPod’dan zevkle sevgiyle uzaktan izliyorum. Sonra hayalini seviyorum. Komşu çocuklarla vakit geçiriyorum.

Gençlerden uzak durmayan erişkinler kendilerini yenileme olanağı bulmuşlardır hep. Sevgileri onları dinç tutmuştur. Bu konuyu Francis Bacon 17. yüzyılda yazdığı “Gençlik ve Yaşlılık Üstüne” denemelerinin bir yerinde  şöyle ifade eder.

“… Gençler akıl yürütmekten çok uygulamaya, kalıplaşmış işlerden çok yeniliklere yatkındırlar. Yaşlılığın verdiği olgunluk, geçmiş deneyimlerle ilgili işlerde yol gösterici olabilir, ama yeni durumlar karşısında insanı şaşırtır. Gençlerin yanılgıları işleri alt üst edebilir. Buna karşılık yaşlıların yanlışları olsa olsa işleri biraz yavaşlatır, verimi biraz düşürür. Gençler altından kalkamayacakları işlere el atarlar; işleri yoluna koyacaklarına daha çok karıştırırlar. Eldeki olanakları ve araçları düşünmeden hemen sonuca gitmek isterler. Rasgele öğrendikleri birkaç ilkeye saçma bir bağlılık gösterir, yenilik yapmaktan çekinmezler. Böylece beklenmedik güçlüklere başvururlar. Yanlışlarını bir kat daha arttıran şey de yanıldıklarını kabule yanaşmayıp ne duran ne giden dik başlı bir ata benzemeleridir. Yaşlılar ise serüvene yanaşmaz, uzun uzun düşünür, danışır hep eksikler bulurlar. Çabuk cayar, bir işi seyrek olarak sona erdirirler; orta başarılarla yetinirler. Yaşlılarla gençlerden birlikte yararlanmak en yerinde iş olur. Böylece ika çağın karşılıklı üstünlükleri eksikliklerini giderir.”

Geç yaşlanmanın sırrı bu olmalı. Genç erişkinler çoğalırken, genç yaşta yaşlılıkta engellenmiş olmaz mı?

Salime Kaman 18.10.2012 Perşembe

DOLDURAMAZ KİMSE YERİNİ

 

Bugün büyük bir acıyı birkez daha senle yaşadım Cemile Burçin Elitez.

Dostumu, sevgili arkadaşımı kaybettim. Yüreğimdeki acı o kadar kocaman ki! Gün boyu boğazımda bir düğümle, puslu gözlerle dolaştım. Hayalin gözlerimde kelimeler boğazımda takıldı kaldılar. Bitmez sanırdım arkadaşlığımız, herşey güzel olacak, iyi olacaksın dedim kendi kendime. Neler yaşadığını ne acılar çektiğini biliyordum. Ama sonun, bu denli acımasız olabileceğini düşünmemiştim.

Bugün umarsızca ağladım, yapabildiğim tek şeydi çünkü. Çaresizlik işte böyle bir şey. Düşünmek istemediğim hadise, çok acı bir gerçekti. Yaşanılabilir gerçek gibi kaçınılmazdır.
Doğarken hayata bizimle beraber gelen kaçınılmaz gerçek! Tıpkı ikiz gibi.

Hayat, ikiziyle son buluyor.

Cemile’ciğim yıllar sürdü bu dostluk, boşluğun hep içimde bir yerlerde her zaman duracak, yerini kimseler dolduramayacak.

Puslu gözlerle yatağıma uzandım göz pınarlarımdan süzülen damlalara hükmedemiyorum. Nur içinde yat arkadaşım.

Bakara Suresi 156.ayette yazıldığı gibi; “Biz Allah içiniz ve sonunda O’na dönüp gideceğiz.”

Nazım Hikmet’in 21-1-924 şiiri,  hissettiğim duygularımı ifade eden kelimelerle ne güzel de bezenmiş.

‘‘Lambayı yakma, bırak,
sarı bir insan başı
düşmesin pencereden kara.
Kar yağıyor
karanlıklara.
Kar yağıyor
ve ben hatırlıyorum.
Kar…
Üflenen bir mum gibi söndü
koskocaman ışıklar..
Ve şehir
kör bir insan gibi kaldı
altında yağan karın.
Lambayı yakma, bırak!
Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların
dilsiz olduklarını anlıyorum.
Kar yağıyor
ve ben hatırlıyorum. ’’

Salime Kaman 12.10.2012 Cuma

ZEYTİN AĞACI

Kader kavramı yaşla gelen düşünce olmalı. İnsan gençken genelde düşünmez bunu. Her olan şeyin kendi isteğimizin ürünü olduğunu düşünürüz. Kendimizi, yola taş dizip koşacağımız yolu yapan bir taş işcisi gibi görürüz. Çok çok ilerileri gittiğimizde, tıpkı bugün gibi fark ederiz ki yola taş döşesende, döşenmiş yolda yürüsen de fark yok. Bize düşen yolda yürümek yalnızca. Bunu elli yaşlarında keşfedersin. Sadece olayların kendimizden kaynaklanmadığının keşfi tehlikeli bir andır. Yazgıcılık hemde klostrofobik bir yazgıcılığa kaymak . Yaş atmışlara geldiğinde arkamızdaki yolun önümüzdeki yoldan daha uzun olduğunu görmek. Üzülürsün. Geçtiğin yolları, kavşakları, okları yoldan sapan patika yolları düşünürsün. Bazı sapaklara fark etmeden girersin, beğenmediğim yolların nereye gittiğini hiç öğrenemezsin. Acaba daha iyimiydi diye düşünürsün. Yaşam gelir geçer böyle.

Yollardaki kavşaklarda başka hayatlarla karşılaşıp tanışırsın. Bunlarla yaşamak ya da yaşamamak o anlık kararlar.

Bunlar varlığımızla ve yanımızda olacak insanların yazgısıyla oynanan oyunlar değilmidir?

Tüm bunları düşünürken gözümün önünde yükselen, çok özel olduğunu düşündüğüm zeytin ağacının köklerine, gövdesine , dallarına, filizlerine, yapraklarına, meyvesine baktığımı ve onları okşadığımı hissettim. Ellerimi yavaşca birleştirdim.  Yaşamları ne kadar da farklı bizden.  Filizlenmelerinden ölene kadar hep aynı yerde dururlar. Kökleriyle dünyanın çekirdeğine, dallarıyla ğöğe herşeyden daha yakınlar. Yukardan aşağıya, aşağıdan yukarıya. “Tıpkı “yerin göbeği “ve “göğün göbeği”ndeki  Eksen gibi. “

Günışığına göre yayılır ve toplanır. Yapraklarını dökerler ama hemen yenileri yerlerini alırlar kimseye hissettirmeden. Çiçek açarlar meyve verirler. 150 yıl ağacın olgunluk ve tam verim dönemidir. Yaprağından çekirdeğine kadar çok değerlidir.

Yağmuru bekler, güneşi bekler. Mevsimler üzerinden yıllarca gelir geçer. Belki 1000 yıl belki 3000 yıl.

Gereksinmesi olan şeylerin hiçbiri onun isteği ile oluşmaz. Vardırlar, işte o kadar.

Salime Kaman

28 Eylül 2012 Cuma

BAKIŞLARI ARITMA

Resimlerimi, resim yapmayı özledim. Deforme ellerim, eğrilen parmaklarım bile yeter diyorlar, onlar da yağlı boyaları, fırçayı, spatülü, tuvali, özlediler. Gözlerim, resim öğelerimle oluşturmak istediğim bütünü özlediler.  Bu özlemim okulların açılması ile birden arttı. Resimler de  benim görsel eğitim okullarım çünkü. Bakışlarımı arıtmak istediğimde beni içine çeken tek sığınağım. Öyle özledim ki sizleri. Evimi, çocuklarımı  özlemek gibi birşey.  Tam bir görsel fukara gibi hissediyorum  kendimi.

Bu özlemim bana Behçet Necatigil’in bir şiirini hatırlattı.

Seni her özlediğimde sevgilim,

Gökyüzüne bakıyorum;

Göğün mavisinde gözlerini görüyorum çünkü.

Seni her özlediğimde bir tanem,

Denizlere bakıyorum,

Ufuğa bakınca mucizeni görüyorum çünkü.

Seni her özlediğimde,

Kuşlara bakıyorum.

O kanatlardaki özgürlüğünü görüyorum çünkü.

Ve aşkım, seni her özlediğimde,

Adında isyan ediyorum.

Seni özlemek istemiyorum ben,

Ben seni yaşamak istiyorum.

Seni her özlediğimde sana bakmak istiyorum.

Ve seni sende görmek sadece.

Çok yakında bu özlem bitecek ve bende yeni İzlenimci temalarımla ama dizginsiz, gözümün gördüğünü değil iç dünyamı başına buyruk bırakarak dizginlerini üzerine atarak, hem kendi bakışlarımı, hem de izleyicinin bakışlarını arındıracak resimlerimi yapmak istiyorum.

Salime kaman

20 Eylül 2012 perşembe
SEVGI VE KORKU

İnsan her zaman  iki ayrı güç arasında bir seçim yapmak zorunda kalmıştır.

Birisi onu ileriye, yukarıya, uzağa götürmek ister, diğeri ise, yaşama tutunma ve kendini korumak ister. Bu ‘‘koruma içgüdüsüdür’’. Kendini ileri götürme gelişmenin, kendini ‘‘koruma içgüdüsü’ ile korumak istemesi de korkunun halleridir.

Kısaca yaşamımız sevgi ve korku arasında ki dengeyi korumakla geçer.

Koruma içgüdüsü kontrolden çıkarsa, insanın gelişme halinin önüne çıkar ve denge bozulur. Çünkü kendini ‘‘ koruma içgüdüsü’’ önce korkuya, sonra da giderek saldırganlığa dönüşür ve ‘‘ O, beni öldürmeden ben onu  öldüreyim mantığı’’ ağır basar. Kendini koruma içgüdüsü, aşırı korkuya dönüşmediği zamanlarda başka tür engellemeler yapar. Her türlü gelişme, iyileşme ve değişme atılımının önünü keser.

Şhakespeare, sözcüklere döktüğü korkusunu şöyle dile getirmiştir.

‘‘ Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu.

Düşüncelerimizin katlanması mı güzel,

Zalim kaderin yumruklarına, oklarına?

Yoksa diretip bela denizlerine karşı

‘Dur, yeter’ demesi mi?

Ölmek, uyumak sadece.

Ama düşünün ki, uykuda düş görebilir insan!

İşte bu kötü.

Çünkü o ölüm uykusunda,

Şu fani bedenden çıktığımızda,

Göreceğimiz rüyalar duraksatır bizi ister istemez.

İşte felaketi onca uzun ömürlü kılan da bu.

Yoksa kim katlanırdı zamanın kırbaçlarına, küfürlerine,

Zorbanın haksızlığına, kibirli adamın hakaretine?

Hor görülen, aşkın acıların, adaletin gecikmesine,

Devlet görevlisinin kendini bilmezliğine;

Sabırla bekleyen erdemli kişinin,

Değersiz insanlardan gördüğü muameleye,

Yalın bir hançer darbesiyle hesabı kesilecekken?

Kim katlanırdı, bu yorgun yaşamın yükü altında

Homurdanıp terlemeye,

Ölümden sonraki bir şeyin korkusu olmasaydı!

Sınırlarını geçenin bir daha dönmediği,

O bilinmez ülkenin korkusu kafamızı karıştırıp

Bizleri, tanımadığımız dertlere koşup gitmektense,

Başımızdakilere katlanmak zorunda bırakmasaydı?

İşte bunları düşündükçe

Ödlek olup çıkıyoruz hepimiz,

Ve işte böyle kararlılığın doğal rengi,

Endişenin soluk gölgesiyle bozuluyor;

Bulutları hedef alan büyük ve iddialı atılımlar

Bu yüzden yörüngesinden sapıyor.

Ve  bir girişim olmaktan çıkıyor adları.’’

Gerçekten de aksaklıklara, çarpıklıklara ses çıkarmayan kişiler, bilmeden hep aynı korkunun kurbanı olmuyorlar mı?

Salime Kaman

07.09. 2012

CERN

Dünya, üzerinde yaşanabilir olma niteliğini yitiriyor.

2011 yılından beri CERN teorisyenleri, maddenin bilinen dört boyutuna (en, boy, derinlik ve zaman) ek olarak, varolduğu düşünülen ekstra boyutlarının keşfi ile uğraşırken, hala çatışmalar,kin ve çözümsüz sorunlarla kafa yormak, insanın yalnızlığı, soyutlanmışlığı, umursamazlığı istikrarsızlığı ile uğraşmak, insan beynindeki kendisini engelleyen düşünce molozlarından kurtulamamasını sağlar ve yaratıcı bir atılımla ileriye doğru hamle yapmasını engeller. İçsel kaynaklarımızın önündeki engeller kalkmadıkca, özgüven ve yaratıcılık açığa çıkmaz.

Geleceğimiz, geleceğin bilgileri ile oluşturulmadıkca geleceğimiz kalıcı olamaz.

Kendimizi karanlıkta ve çaresizlik içinde yapayalnız buluruz. Bilinç altındaki engelleyici, sınırlayıcı, geriletici düşünce kalıplarından ve inançlardan kurtulmadıkça, isteklerimizi çekirdek inançlarımıza kaydedemeyiz. Her insanın çekirdek inancında mutluluk, sağlık, başarı ve güçlü olmak yatar. Düşünce molozlarından arınma ve temizlenme çekirdek inançlarımızla buluşmamızı sağlar. Kontrolümüz dışında gelişen olumsuzlukla dolu kalıplarını, hayatımızda ki kendi oluşturduğumuz bilinçli düşünçelerimizin dışında tutmak.

Kendimizi başkalarının moloz düşüncelerinin sınırları dışında tutmak ve arıtılan, gerçekleşen, ulaşılan hedeflerin örselenmeden yaşamasını sağlamak  hayatımızın bir gerçeği olmalıdır. Her olay  bir mesaj niteliği taşır. Her mesaj da, bizi bize tanıtan bir enformasyon akışından başka bir şey değildir.

İyi bayramlar.

Salime Kaman

18.08.2012

YALIN BİR DAVRANIŞ

Benim ölgün bakışlarım

benim kesintili nefesim

benim kopuk kopuk sözlerim

beceremediyseler bugüne dek, ey güzel tanrıçam,

alevlerimi katıksız sadakata dönüştürmeyi,

bu sözleri okuyun o zaman,

bu mektuba inanın

çünkü mürekkebin altında

yüreğim damıtılmakta…

Monteverdi’nin, bu yapıtını okumak bugünlerde  bana iyi geldi. Uzam içinde ilişkilerimi, düşünüyorum.

Kendimi özgür bir biçimde gerçekten ortaya koydum mu, en doğru anlatımı buldum mu?

Kısa, etkili ve gerçekçi.

Bildik anlamıyla gerçekçilik’le karıştırılamayacak bir gerçekçilik taklidi.  Aşırı bireyselleşmenin, “ben”in yankıları, yanında, insanlığımızı, kökenlerimizi, kültürlerin çatışmasını, en derin hevesleri daha iyi ifade etme biçimini, “biz”i telaffuz etme.

Birlikte yaşama ilkeleri yalnızca birlikte yaşama  ilkeleri değildir.

Bir doğa, öte dünya ve zaman  deneyimini yönlendirilmesidir. Kısacası, “Birlikte yaşama ilkeleri ” bir dünya deneyiminin temelinde yer alır.

Bu da damıtılmış yüreğim gibi yalın bir davranıştır.

Salime Kaman

16. 08.2012

 

TANIŞMAM

“Hafızayı beşer nisyanla maluldür” der bir ata sözü.
Anlamı kısaca; “İnsan hafızası unutma özelliğindedir” demektir.

Bunun için de zaman gerekir. Zaman her zaman etkilidir ve işe yaramıştır.
Zaman, zaman, zaman…

Biri şimdi bitti diyor.

Aslında, bitti derken, bitmeyi değil başlamayı kastediyor diğeri. Bitti artık; yeni daha iyi bir şey başlayarak eski son bulacak. Böyle yapmak cesaret ister. Önce söylemek, sonra uygulamak gerçekten cesaret ister.

Birini söylerken ötekini kastetmek  doğal değil midir?  Bitiş ve başlangıç, bitmeleri büyük bir doğallıkla başlangıçlar izlermiş gibi, bunun karşıtı değil midir?

Biri öyleyse, şimdi başlıyor demeli.

Bu başlangıç sözcüğünden, alınan karardan sonra ister yavaş ister hızlı,  doğal bir halde sona doğru ilerliyormuş gibi davranmalı; herşey nasıl olsa sona erer bir gün.

Bekliyorum sessizce. Yine yanımda…

Onun da oturmasını istiyorum. Bu kez oturup birlikte bir karar versek diyorum. Oturmuyor. Soruyor.

Sen de değişmişsin. Yeni yaşamın nasıl?

Yeni yaşamıma yeni başladım. Hemde sıfırdan. Mutluyum. Yeniden başlamak zor oldu hem de çok zor.

Peki şimdi diyor. Ses yok. Aferin bak konuşmuyorsun artık.

Duymadım ne sordun ki seni dinlemiyordum diye cevap veriyorum.

Aa sen dinlemiyorsun da artık diyor.

Dinlemeyince, konuşmazsın pek tabi ki, bundan da şikayetci değilim diyorum.

Peki şimdi, mutlu musun ? diye soruyor.

Evet, diyorum sen böyle yanımda olduğun için mutluyum. Eski ‘ben’im yerini yeni ben ile doldurmak. Eskiyi bitirmek istiyorum. Birşeyi geride bırakarak ondan kurtulmuş olmanın verdiği bilinçle rahatlamış, olayları kendi akışına bırakıyor olmak. Biraz yorgun, ama yüreğime su serpilmiş bir şekilde pencere kenarında otururken, denizdeki teknelerin gidişine kendimi bırakarak, duygularımı düşüncelerimi betimlemeliyim.

Artık yanıma otursan, konuşsak zamanı geldi diyorum.

Yanıma sessizce geliyor ve oturduğum koltuğun tam karşısına tüy gibi sessizce oturuyor. Bakışıyoruz. Zaman zaman başını sallıyor bana. Zaman zaman iç çekiyor. Sonra ellerini kaldırıp dua ediyor. Yanıma gelip kulağıma tekdüze, melodiden yoksun sesle konuşuyor.

Boş ver tıpkı onlar gibi. Etrafında bir sürü insan var ve hepside doğru dürüst birşeyler yaptıklarını sanırlar, bırak öyle sansınlar. Sen yalnız değilsin, yalnız olmadın da hiç. Yalnızlık o insanların hep davetsiz misafiri olacaktır.

Sen ise yalnızlığın kapısını çalmak için fırsat arayacaksın diyor.

Bu sefer sessizce yanıma oturuyor.

Gel gidelim, gel gidelim, kulağıma çift sesli melodisi son bulmayan çizik plak gibi

durmadan fısıldıyor.

Gidelim, diyorum.

Masmavi  filtre ve imbikten geçmiş  bizi ısıtan aynı zamanda da bütünüyle sahip olma duygusunun yarattığı hazzı veren Assos deniz suyunun güçlü gerçekçiliğine kendimizi birlikte bırakıyoruz.

Seninle tanıştığıma çok mutluyum.

Salime Kaman

24 Temmuz 2012

Yaşamın örgüleri içinde yaşadıklarım.

Uzun zamandır yazamadım.Yazmam gereken bir çok yaşanmışlıklarım var ki; Amerika seyahatim, kızımın Doktora töreni, Amerika da yaşadığım rüya gibi 16 gün, Sanat Kuramı ve Eleştiri proğramından Master mezuniyetim, Kiraz bahçemizde kiraz hasatı, Uzun zamandır görmediğim kardeşimle Assos ta geçirdiğim 13 gün, Amerikaya göç edecek kızımın veda ziyaretinde yaşadıklarım ve duygularım,  torunum Derin’le geçirdiğim unutulmaz saatler ve hissettiklerim.

Hepsini kelimelere dökmek ve sizlerle paylaşmak istiyorum.  Yaşadıklarımı damıtarak henüz kendimle buluşturamadım. Kendimi bulmak ben olmak ve tek tek herşeyi yazmak istiyorum. Acaba hepsini arınmış halde bulacakmıyım? bilmiyorum. Bende sizlerle birlikte öğreneceğim.

salime Kaman

15 temmuz 2012

GERÇEĞİN ŞİİRLERİ

28 Ocak-3 Şubat 2012 tarihinde gerçekleşen “Gerçeğin Şiirleri” adlı kişisel sergim, Işık Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Kuramı ve Eleştirisi Yüksek Lisans Programı’nda hazırladığım ” Hikmet Onat’ın Nesne Yorumu” başlıklı projemin önemli bir görsel parçasını oluşturur. Sergilenen yağlı boya çalışmalarım Hikmet Onat’ın sanatına saygı duruşu niteliğindedir.

Hikmet Onat, resimlerinde güneş ışığının, rengin ve gölgenin güçlü, ancak çoğu kez incelikli ve bilinçle kavranabilecek izlenimlerini sunmuştur.

1914 Kuşağı ressamlarının da kısmen ve/veya tamamen kullandığı ‘izlenimci’ terimi, günün akademik standartlarına göre “bitmemiş” olarak kabul edilen bir yapıtı tanımlamak üzere ilk olarak eleştirmenler tarafından kullanılmıştır.

İzlenimcilik, resmin duyusal izlenimleri nasıl yakalayabileceğini keşfetmektir. Hepsinden öte, ışık, renk ve hareket duyumlarını yaratmayı amaçlamıştır. Rengi, eşit gölge ve tonlar yerine çok daha dağınık, seyrek fırça darbeleriyle uygulamak, daha açık ve parlak renklerle anlık etkileri yakalamak için geliştirilmiş bir çalışmadır.

Bu sergimde fırça, spatula ve her ikisini birlikte kullanarak yaptığım resim çalışmalarımda duyumları öne çıkaran bir yol izledim. Mekan ve figürleri sağlam desen anlayışı içinde tuvale aktarmaya çalışırken, duygularımı yansıtmaya çalışan anlayış içinde,  ışık etkisini göz ardı etmedim. Renkleri duyumlarken oluşan formlarda,  ruhsal telkinlerle beraber renklerin seslerini tuvallerime taşımaya çalıştım. Renk ve formlarım çoğaldıkça onların birleşimi ve etkileri de arttı. Resimlerimde renkleri ayıran çizgiler formları oluştururken, resmin dışşal anlamını da oluşturdu. Gerçekte yarattığım dışsal anlamların, değişik yoğunlukta içsel anlamları da bünyesinde barındırdığını biliyorum. Daha doğrusu  renklerimle oluşturduğum formlar içsel anlatımımın, dışsal ifadeleri oldular.

Eserlerimde fırça ve spatula darbelerimi kullanarak, kendi resim tadımı yakaladım. Yarattığım resim tadında şiirlerimde o edebi büyüyü buldum. Kendi görsel dilimi geliştirdim. Gördüklerimi kendimleştirirken, tam bir sözel oruç içinde gerçekleştirdiğim gözlem çalışmalarımı yumuşak, duyarlı fırça darbeleri ile tuvalime aktarmaya çalıştım.

Resimlerim aracılığıyla durgun sularla, içten seyrimize biraz masumluk ve doğallık katarken, kişiliğimizin diğer çiftini de göstermek istedim.

Coşkulu denizle, tüm imgelerimi alt üst ederek bozarken, sakinlikle yansıttığım, kendi fethettiğim dünyamı tuvalimde mısralara dökmeye çalıştım.

Görmek, varlık ve dünya ile yeni bir bağlılık kurmaksa eğer, böylesi bir görme, yeni bir dünya bağlılığını gösterir. Her sanatçı yapıtında, dünya ile olan belli bir bağlılığı ortaya koyar ve belli bir varlık yorumunda bulunur, belli bir obje yorumunu gerçekleştirir.

Gecenin sessizliğini sadece dalga sesleriyle bozan, açık havada ay ışığı altında  resmettiğim “Kızkulesi” adlı resmimde, sadece siyah-beyaz ve gündüz çekilmiş 1888 tarihli bir fotoğrafı, duyumlarımla “Kızkulesi”  spatul-fırça darbelerimle renklendirerek tuvalime aktardım.

İzlenimci sanatçı ile, ışık ve rengin keşfedilmesiyle, renk ve ışık, tıpkı bir örtü gibi var olan her şeyin üzerine yayılmıştır. Ben de bunu, gece ışığıyla Kızkulesi resmimde uygulamak istedim.

İzlenimcilik, sanatçıyı atölyeden çıkartarak gökyüzü ile temasa geçirmek, insanlar arasına sokmak, onu dünyaya götürerek doğa ve dünya ile temasa sokmaksa; ben de bunu gece yapmak istedim…

Doğa bir gerçekse, gerçek doğanın resimleri de doğanın tekrarı mıdır?

Canlı doğanın keşfi, gün ışığında resim yapmak, yeni bir resim tarzını meydana getirirken, içinde sakladığı diğer edebi değerler ile tekrarın tekrarsızlığını da göstermez mi?

Nazım Hikmet’in Varşova da dinlediği bir Bach konserinden sonra Bach’ın müziğinden esinlenerek yazdığı şiirin bir bölümü şöyledir(.):

Güz sabahı üzüm bağında sıra sıra,

büklüm büklüm

kütüklerin tekrarı kütüklerde salkımların

salkımlarda tanelerin

tanelerde aydınlığın aydınlıkta yüreğimin.

(….)

” Tekrardaki mucize gülüm,

tekrarın tekrarsızlığı…”

 

Bach, onun müziğine açık olmayan bir kulağa, hep aynı şey dinliyormuş hissi verir. Oysa hep tekrar gibi duyulan, hiç bir zaman aynı değildir. Nazım Hikmet, şair duyarlılığı ile bunu şiirinde ne de güzel dile getirmiştir. Bach’ın müziğini denizin dalgalarına benzeten Nazım Hikmet, “hep aynı, ama hiç bir zaman aynı değil.” ifadesi ile Bach’ın, müziğin biçimlendirme öğeleriyle, ses, tını ve ritimle yaptığını, resim dilinde (de) renk, çizgi ve ritimle yapması gerektiğini anlatmak istemiştir.

Hep aynı konular dediklerimiz, resimlerde görülen “tekrardaki mucizeyi” yada “tekrarın tekrarsızlığını” görmek, kalp gözüyle okunacak duyarlı bir iç ışık kazandırmaz mı?

Siz ne dersiniz?

SALİME KAMAN

28 Ocak 2012

AYRAÇ

2011 - AYRAÇ 25  Dergisinde, Salime Kaman – 64 – “Güz” Şiirinde Öznenin Uzam ile İlişkisi adlı yazım yayınlanmıştır.

Yazıyı Ayraç dergisinde bulabilirsiniz. iletisim@ayracdergi.org

GÖRSEL ÇÖZÜMLEME

Hikmet Onat’ın nerede olduğu bilinmeyen ” Köyünden Geçerken/ Harbe Giderken Veda” tablosunu Akademik olarak inceleme yapmak istedim. Tabloda ki gerçek hüznü bana hissettiren daha doğrusu, köyünden savaşa giden askerin yakını ile vedalaşması ve buradaki hüznün tuvale o kadar gerçek yansıtılması, seçimimde etkili olmuştur.

Akademik bir eleştiriyi , tarihsel, sosyolojik ve Marksist eleştiri kapsamında düşünmek gereklidir.

Akademik eleştiri kapsamında, iki sanat tarih bilimcisi ile karşılaşılır. Biri Erwin Panofsky, diğeri ise Heinrich Wölfflin’dir.

Wölfflin, tek tek sanat yapıtlarını biçimsel olarak çözümlemesi ve genel niteliklerinin belirtilmesi için sanat biçemini ele alır ve bu biçemlerin özelliklerini salt biçim açısından saptamak üzere, birbirine karşıt beş algılama kategorisi kurar.

Wölfflin, sanat eserinde biçim-içerik ayrılığı yapılamayacağını ifade eder..

Biçimsel çözümlemelere önem veren Wölfflin’in, birbirine karşıt beş algılama kategorisi aynı zamanda 16. yüzyıl üslubundan 17. yüzyıl üslubuna geçiş yollarını da açıklar.

Panofsky, Wölfflin’in sanat yapıtının salt biçemsel çözümlemesi için getirdiği beş karşıt -çift ölçüte karşı, sanat yapıtını biçim, konu ve içerik açısından ele alan ve günümüz sanat tarihi yönteminin de temelini oluşturan üç inceleme sunar. Bu aşamaların her biri kendi içlerinde önce parçadan bütüne gitmekte (tümevarım), sonra tekrar bütünden parçaya dönmektedir (tümdengelim)

Böylece, bir sanat yapıtının ikonolojik çözümlemesi, yapıtın aynı zamanda yaratıldığı çağın kültürünü ve dünya görüşünü, sanatçının kişiliğini yansıtan bir belge haline de getirmektedir.

Hikmet Onat’ın Şişli Atölyesi’nde yaptığı ve Viyanada sergilenen Köyünden Geçerken/ Harbe Giderken Veda  eserinde; Savaşın dramatik yönü ele alınır. 1918’ lerde yapıldığı düşünülen bu eser devrin tüm  hüzün havası başarı ile tuvale aktırılmıştır. Sanatçının, nerede olduğu belli olmayan bu yapıtına bakıldığında, önde iki ana figür, sol tarafta geride arkada konvay halinde yürüyen fügürlerden meydana geldiği söylenebilir. İki figürden bir tanesi asker kıyafetli, diğeri köylü kıyafetleri içindedir. Asker kıyafetli sol taraftaki figürün arkası, sağ taraftaki figürün yüzü ön tarafa, dönük ancak askere sarıldığı için yüzü çok görülmüyor.Asker kıyafetleri içindeki figürün belinde matarası ve kasaturası , sırt çantası ve matı, sağ elinde tüfeği, ayağında postalları ve sırtında asker paltosu vardır. Başı sarıklı beyaz mintanlı, koyu renk dar paçalı şalvarı, mintanın üzerinden sarılı kuşağı, ayağı çorapsız ve eski çarıkları görülmektedir. Askere sarılmış sağ elini sol eliyle askerin sırtında birleştirmiştir. Köylü figürü, sağ yanağını askerin sağ yanağına koymuş birazda aşağı doğru eğilerek yakınlaşmış durumdadır. Sarıldığı kolları arasından alnının sol tarafı açıkta, görülen alın çizgileri ve zayıf sanki kendini bırakmış elleri görülür. Öndeki iki figür  diğer figürlerden biraz çukurda görülür. Sol yamaçta cılız , yaşlı-yorgun kırık dalları ve gök yüzüne doğru uzanan seyrek yaprakları olan bir ağaç vardır. Sanki üçüncü bir figür gibi ve oda hüzünlü ve boynu bükük dik olarak resmedilmiştir. Ağacın arka tarafında, soldan sağa doğru diyagonal yürüyen askerler görülmektedir. Köylü figürün arkasında sanki yumuşak meyilli tepenin eteğine siper kazılmış gibi bir kot farkı görülür. En sağda resmin tam ortasına doğru kenarda kırık dökük bir köy damı ve kuru otlar görülmektedir. Gök yüzü hafif bulutlu ve öğleden sonra görüntüsündedir.

Soldaki figür üzerindeki asker paltosu, mevsimin sonbahar- kış olduğunu , Anadolu köylü figürünün erkek, zayıf ve eski görünümlü kıyafeti de yoksulluğunu düşündürür. Ayağındaki lastik ayakkabı ve burnu açık eski bir ayakkabı. Az görünsede açıkta görünen kırışmış alın. Askerin sağ elinde tüfeği tarla toprağına değiyor. Tüfeğin kayışı gevşek bırakılmış ve uzun kollu asker parkası ellerinin üzerini örtmüş, belindeki matara yanında beline asılı küçük açık renkli bir bez torba aşağıya doğru eteklerine doğru sarkar durumda görünüyor.

Buraya kadar olan kısımda eserin Ön-İkonografik açılımı, tanımlaması veya betimlemesini yaptım. Panofsky, bu doğal anlamın taşıyıcısı olan, onu bize ileten unsurlara, “Sanatsal Motifler” adını verir, Bu motiflerin bulunmasına ise, eserin Ön-İkonografik tasviri demektedir.

Eserin ikonografik çözümlemesine gelince; Açıkhava  perspektifi ile resmedilen resimde bir hüzün görülür. ‘Birleşen başların ve sarılan bir çift el resmin de hüzün ve veda ve yolcu etmeyi odak noktasını oluşturmaktadır.’

“İkonolojik Yorum Basamağı” bu basamakta sanat eseri, sanatçı ve her ikisiyle ilintilidir. Tamamen bir veda ve savaşa ölüme yolcu etme niteliğinde  denilebilir. Anadolu gerçeği,  kurtuluş savaşı hayattan alınmış olan eserdir. Tamamen savaşın dramatik yönünü ele almaktadır. Eser, yağlı boya tekniği ile çalışılmıştır. Şişli Atölyesi’nde yapılmıştır.Viyana da sergilenmek üzere gönderilen 142 eserden biridir. Ancak eserlerin bir kısmı  savaş nedeniyle Viyana ve Berlin de kalmış ve yurda getirilmesi için de savaşın bitmesini beklemiştir.Bir kısım resimler kayıp olmuştur. Hikmet Onat’a ait olan bu eserin,  nerede olduğu belli değildir. . Eser belgesel niteliğiyle de ilgi çekmektedir.

Eserdeki, betimlemeler ve savaşın dramatikliği ile duygusal ifadelerin yansıtılmasının de başarılı olduğunu söyleyebirim.

Erwin Panofsky’nin, bir sanat eserini anlamlandırma veya sanat tarihsel anlayışı kapsamında, eserin betimsel ikonografik ve ikonolojik yorumlama basamakları ile anlatmaya çalıştım. Şimdi ise eserin Heinrich Wölfflin’nin temellendirdiği, “sanat eserinin salt biçimsel çözümleme” yönteminden yola çıkarak, plastik açıdan inceleyeceğim.

Bu eserde, gözüken iki figürün de ayakta durma pozisyonları, eser içeriğindeki plastik öğelerin yatay ve dikey etkileşimi çok önemlidir. Öndeki büyük iki figürün dikey konumda olması, eserin de dikey etkisini güçlendirmektedir. Eserin yatay konumunda ise, orta kısımlarda diagonal uzanan dağın eteği ve kazılmış siper  ve ağaçın ekili olduğu tarlanın yatay kesiti ile daha yoğunluk kazanmaktadır. Bir sanat eserinde soyut örüntü görsel malzemeyi o şekilde düzenler ki, amaçlanan ifade dolaysız bir biçimde göze aktarılır. Eserde görülen iki figür bir vücut hissi uyandırmaktadır.Diğer figürlerin ritmi ve ahengi bu duyguyu desteklemektedir.

Kompozisyonda, askeri giysiler ve çukur yerdeki koyuluklar, gökyüzü ve köylü figürün beyaz kuşağı ve iki figürün ayaklarını olduğu yerdeki aydınlıklar, arasında oluşturulan zıtlık içinde birbirine sarılan iki figür  ön plana çıkarılmış ve yapıtın ilgi odağı olmuştur.

Eserde köyünden savaşa gitmek üzere ayrılmakta olan askerin yakınlarıyla vedalaşmasındaki o insanın içini kaplayan hüznün havası ustaca tuvale yansıtılmıştır. Yaygın ışık  eserde iyi kullanılmıştır.

Işığın, kumaş ve postal katlarını ve kıvrımlarını kuvvetlendirdiği de görülmektedir.

Eserdeki açık-koyu kontrastlığına paralel olarak gölgelerin mekân üzerinde derinlik etkileri de dikkatleri çekmektedir. Ufuk çizgisi, her iki figürün başlarının altında köylü figürün sol omuz başından geçmektedir.

Bir sanat eserinde plan kavramıyla, yüzeyin bölümlere ayrılması ve elemanlar arasındaki mesafelerin oluşturdukları derinlik alanları arasında bir paralellikten söz edilebilir. Dikey iki figür arasındaki yakınlık ve hareket duygusu hissettirilmiştir.

İncelediğimiz eser içinde bulundurduğu az simgelerle dahi anlam zenginliğine başarı ile daha doğrusu  anlatımcı bir niteliğe sahiptir diyebiliriz..

Bir sanat eserinde soyut örüntü görsel malzemeyi o şekilde düzenler ki, amaçlanan ifade dolaysız bir biçimde göze aktarılır. Hikmet Onat’ta Harbe Giderken Veda eseriyle, amaçladığı ifadeyi, dolaysız bir biçimde göze aktarmıştır. SALİME KAMAN

YUKARI ÇİYAN KÖYÜ

23 Haziran 2011… Hava çok sıcak. Tüm uğraşlarıma rağmen yola erken çıkamadık. Saat öğlen, kara sıcak. Kara sıcak hemde kapkara sıcak .  Arabayı çalıştırdım ve konvay halinde yola çıktık. Öndeki arabayı izleyerek şehirden çıkmaya çalışıyorum. Şehir  büyüdükçe büyüyor. Kenarlarını bulmakta zorlandığım, saatler süren dolanmalar, bu parçalanmışlık, bu bağıntısızlık  yoruyor beni.  Kenarlarını bulamadığımız kentin, merkezini  nasıl bulacağım bilemiyorum artık. Herşey zorlaşıyor yada ben artık zorlanıyorum .   Sıcak ama artık güneş sarı sıcakla yakmıyor.  Sarı, sapsarı sıcak,  gri gibi kara gibi boğucu karbondioksit sıcağı gibi yakıyor ve boğuyor sanki.

Birden sararmak için güneşte o sarı sıcakta keyifle güneşe baktığım çoçukluk günlerimi hatırladım, çocukluğumda  çiftlikte dayımın yanında, buğdayların biçilip büyük yığın yapıldığı, öğlenin o sarı sıcağında döğeni kullanmak için bana da sıranın gelmesini sapsarı sıcakta saatlerce beklediğim günler. Sapsarı sıcak altında saatlerce beklediğim o günler ve şimdi. Sanki güneş bile renk değiştirdi. Kocaman iç çekerek yola devam ediyorum.

Arabada, orada tanıdığım bir aile ile birlikte yol alıyorum. Önde birbirini takip eden araba konvoyumuz ve ben,  kalabalık yolda gidiyoruz hepberaber. Zaman zaman yanımızda,  aramızda, kamyonlar, tankerler, arabalar. Büyük konvoy olduk sanki otobanda. Trafiğin akışının arkasında ilerliyorum. Yolları bilmiyorum. Sadece tanıdım öndeki arabayı takip ediyorum. Tek bildiğim, köyde yapılacak bir kına eğlencesine gitmekte olduğumuz.

Elli kilometre sonra arabaların azaldığı ancak yolun daraldığı ‘Kadirli’ yazan  yola saptık. Yol sakindi.  Trafik akışını arkamızda bıraktık ve gök kubbenin kucağında iç içe ilerliyoruz. Bulutlar o kadar yakınki dokunacak kadar, parlak bulutlar. Yolun sağı solu bomboş. Sararmaya başlamış karpuz tarlaları, biçilmiş ekin tarlaları, verdiklerinin artakalanlarıyla, tam tarlanın ortasında güneşçardağı ışığıyla birlikte yitip  giden tarlalar.  Sonra bir kasabaya geldik.  Kasaba sakin, tek tük insanların yürüdüğü sokaklardan geçerken, yol kenarlarında gökyüzüne sereserpe uzanan kocaman ağaçlar.  Altında karasıcaktan korunmak için sığınan yaşlı adamlar yarı uyur, yarı uyanık oturuyorlar. Yapraklara vuran ışıkla soluk alıp vererek titreyen ağaçlar. Yapraklar arasında beliren gök çizgisi ne güzelde yolu trafik işareti gibi belirliyor.  Gidecegimiz köyün adını bile bilmiyorum. Konvoyu takip ediyorum. Uzun sakin ova içinde seyrettiğimiz yol artık yukarı doğru çıkmaya başladı. Kıvrım kıvrım etrafı ormanlarla kaplı bir dağa doğru yol alıyoruz. Toros dağlarındayız. Etrafımda ormanın değişmez imgelerini içinde barındıran çeşit çeşit ağaçlar. Asfalt yolun sonuna geldik. Toprak yoldan gidiyoruz. Artık evler , bacalar çatılar görünmüyor. Etrafta dimdik yükselen tepeler, tepeleri sımsıkı saran ağaçlar. Güneş ışıklarının üzerinde dans ettiği büklüm büklüm yapraklar.  Oynayan görüntüler, yansımalar.

Sanki araba ile bu görüntüleri kovalıyorum. Etraf yemyeşil ve doğa kendi içinde oynaşıyor. Biz de onların içinde bir parça gibiyiz. Etrafımda dostça el sallayan bir çok görüntüler. Tanrım, bu muhteşem güzellikler karşısında kalbim çoşkuyla doluyor ve kelimeler ağzımdam duyguseli halinde taşıyor.

Muhteşem. Ben bugüne kadar niçin gelmedim buralara diye düşünnüyorum. Keyiflenirken birden hüzünleniyorum. Hala çıkıyoruz. Sağımda ve solumda sonsuz görüntüleri içime sindirerek seyrediyorum. Gözlerimi dikmiş kıpırdamadan hem yola hemde o sıcak altında birbirine kenetlenmiş ağaçlar ekilmiş tarlalar ve hepsini sımsıcak kucaklayan Toros dağlarına  bakarken artık konvoyun yavaşladığını görüyorum. En tepedeyiz.  Arabalar yavaş yavaş duruyordu artık. Platodayız. Kocaman bir bahçe. Yavaşça indim arabadan. Etrafımdaki mekanın sonsuzluğuna uzanarak devam eden sıra dağları ve onlara sımsıkı sarmalamış o ulu ağaçları görmek için uzun uzun baktım. Geldiğim köyün adını orada öğreniyorum ilk defa. Yukarı Çiyan Köyü.  Hayretle bu tepeden en uzak yerleri aydınlatan göğün altında görünmez bir müzik kutusunun düğmesine basmış bangır bangır bağıran rüzgarın sesini, büyülü bir çekim arıyormuşçasına ince bir kekik kokusunu içime ta derinlere çektim ve kendi kendime sordum, neden?

Belki de eski düşünceler ölerek  deri değiştirecektir. Yaşadığımız mekanları görerek kabullerimiz büyüdükçe büyüyeçektir artık.

Siz ne dersiniz?

Salime Kaman

07.07.2011

HOŞ GELDİN DERİN BEBEK,

07 Haziran 2011 saat 01. 25,  yüzüme güçlü bir su damlası düştü. Harika, ne kadar da güzel bir damla. Bir beden, bir ruhi ses, şiirsel bir gerçeklik gibi bir damla. Tanrım sana şükürler olsun. Derin bebeğimiz, geldi. Tıpkı güçlü bir su damlası gibi .

Arı, tertemiz  bir dünya yaratmaya yetecek kadar masum, yaşantımıza bir ivme kazandıracak kadar güçlü bir bebek  ol, Derin’ciğim. Güçlü bir su damlası olmaya devam et bebeğim, tertemiz bir dünya yaratmaya, insanlığa tükenmeyen bir ivme ve ilerleme kazandırmaya yardımcı ol Derin bebeğim.

Sen, benim için, su gibi, insan düşüncesinde ki arılığın değer kazandırdığı etkenler gibisin bebeğim. Derin’im…

anneannen ……

11.06.2011

NEŞE’YE MEKTUP

Seni çok özlüyoruz Neşe’ciğim. İ.T.Ü resim atölyesi sensiz bomboş,  zor gidiyorum artık. Gidince de hep senleyiz, her sözün her resmin hafızalarımıza kazınmış gibi.

Hastayken seni ziyarete geldiğimizde, son yaptığın yağlıboya, “Ortancalar” resmini göstermiştin. Bu resmin beni çok etkiledi ve hiç unutmadım, unutamam da… O resminle bana ulaştırdığın anlamlar o kadar derin ki. Tıpkı J.Gasquet, Gezanne’ ın dediği gibi ” Size anlatmak istediğim daha gizemlidir, varlığın köklerine, duyuların ele gelmeyen kaynağına karışmıştır.“Evet tıpkı senin  “Ortancalar” resminde olduğu gibi; o resminle bizlere neler neler söylüyordun sessizce, büklüm büklüm tuşlar içinde görüneni, büyüsel bir şekilde  yansıtmıştın yine. Sen hayran olunacak  serbest bir düşünce- tekniğine, yada teknik- düşünceye sahipsin. Görünürün ötesinde yer alan  görüşü, anlama yetisinde eritmeyen, görüşün kendisini düşünmeye bırakan  hakikatı öyle güzel anlatıyorsun ki, bunu sana atölyede, yüzüne hep söylerdim ve sen de o tatlı ve naïf tebessümünle sanki onaylardın, “evet öyleyim” der gibi.  Bitirdiğin her resim sonrası yüzündeki  o mutlu ve büyülenmiş  ifadenle  anlatırdın  herşeyi tıpkı son yaptığın “Ortancalar” resmini  bizlere gösterdiğinde ki gibi…

Nur içinde yat  Neşe’ciğim,

Salime Kaman

31.05.2011

SERGİ  RASLANTI

Işık Üniversitesi, Sanat Kuramı ve Eleştiri Yüksek Lisans öğrencilerinin Resim Atölye hocası Emre Tantırlı ile birlikte, İstanbul T.C. Ziraat Bankası Tünel Sanat Galerisi’nde gerçekleştirdiği ²Raslantı² ismini taşıyan ilk karma yağlıboya resim sergisi 30 Mayıs 2011 tarihinde açılmıştır ve 17 Haziran’a kadar devam edecektir.

Sergi yaklaşım ve içeriği ile dikkat çekiciydi. Sergiye katılan genç sanatçılarımızın  eserlerinde, her biri ayrı ayrı kendi cümlelerini kurmaya çalışan yazar gibi formlarını, çizgilerini, kendinleştirmeye çalıştığını gördüm. Resimlerinde, renkleriyle yarattığı imgelerini, ışıklarıyla okumaya-okutmaya çalıştıkları şiirlerini gerçekleştirmede başarılı olduklarını söyleyebilim. Hepsinde de Modernizm- Post Modernizm’e göndermede bulunmak istediklerini ve bunu da izleyicisine başarı ile ulaştırdıklarını gördüm. Sanatçı-izleyici-sanat yapıtı üçgeninde, başarılı yorumlama noktaları belirleyerek her sanatçı farklı açılarda çalışmıştır.

Bazı sanatçılar, Minimalist biçimsel yalınlıklarla izleyicisine belirli duyguları aktarmayı başarırken, bazılarıda sanatsal yaratıcılıklarını, tuvaline bilinçaltı kaynağına gem vurmadan yansıtmıştır. Bazı resimler, derinlik duygusu yaratmak için çeşitli tekniklerle üç boyutluluk yanılsaması ile betimlenirken bazılarıda  Eylem Resmi’nin uslupsal canlılığını taşımaktadır. Eylem resimlerinde ki dansın fiziksel enerjisi taşınırken de, örtücü canlı renklerle doldurulan tuvallerde  düşüncenin psişik enerjisinide çağrıştırılmıştır.

Son yıllarda gördüğüm, genç donanımlı çağdaş sanat sanatçılarının kullandıkları sanat dilinde belli bir çizgi üzerinde durarak ve farklı kültürlerden yola çıkarak hazırladıkları çok güzel bir sergiydi.

Genç sanatçı arkadaşlarım, sergi ‘Raslantı’ daki işlerinizle pozitif eleştiriyi hak ediyorsunuz.  Sanatçı-izleyici-sanat yapıtı üçgeninde yeni açılarla, yeni fikirlerle, yeni gösterimler de arkadaşlığınız gibi, eserlerinizinde nitelikliliğini koruyan etkinliklerle devam etmesi diliyorum.

Salime Kaman

15 Mayıs 2011

SIVI AYNALAR

Kütahya’daki gümüş maden ocağındaki siyanürlü su dolu  çakma havuzu görünce sarsıldım. Tıpkı Kaz dağlarında ki tahribat gibi; bozulan ekolojik sisteme yeni örnekler. Yanlış örnek olamaz olmamalı da ama bu yanlışlar arttıkça gösterilecek örneklerimiz yani doğru örneklerimiz gittikçe azalıyor, yok oluyorlar. Aynı yanlışları yapmaya devam etmek ne acı.

Her şey yok oluyor ve biz de yok olanların peşinden gitmeye devam ediyoruz. Ne zaman korumayı öğreneceğiz bilmiyorum.

Her şey kayboluyor derken, şairlerimize, ressamlarımıza tüm sanatçılarımıza ilham kaynağı olan sularımız, ulu ağaçlarımız, kuşlarımız, balıklarımız, otlayan hayvanlarımız, yöre halkımız, ve  bunların sudaki yansımaları dahil herşey yok oluyor.

Hepimizin bildiği gibi su hayattır, su yaşamın simgesidir.

Öykülere, şiirlere resimlere konu olan sudaki yansımalar, insana gerçeğin kendisinden daha gerçek gibi görünen yansımalar.  Yansımalar içinde harekete geçirilen imgelemler. Tüm güzelliklerle birlikte kendini gösteren imgelerinde sökülüp atılması acı veriyor bana.

Siyanürlü çalışmalar da çıkan  atık suyun,  ocakta yapılan ilkel havuzlarda toplamak çözüm mü? Hayır çok büyük bir tehlikenin stoklanmasıdır. İçi zehirle dolu sıvı aynalar. Ne zaman zehirli sularak bakarak  gerçekleri göreceğiz. Tıpkı nükleer santral tankları gibi. Burada  tanklar açık  ve doğanın kendi kayaçları ile, bire bir zehirle temas ederek kendini korumaya çalıştırılıyor. Yağmur yağması ile su seviyesinin yükselmesinden korkanlar, ya havaların ısınmasıyla ne olacak . Açık havuzda bekletilen siyanürlü sular havalar ısındıkça buharlaşacaktır. Buharlaşma etkisiyle  bu zehirler atmosfere yayılacaktır. Yayılan  siyanür,  yağmurlarla birlikte tekrar yeryüzüne dönecektir. Zarar boyutları havuzun bulunduğu bölgeyi aşarak daha da yayılacaktır. Minör tehlike boyutları çalışma devam ettikçe yani siyanür kontrasyonu arttıkça tehlikede  makro seviyelere çıkacaktır. Yeraltı suları, nebat topraklar, akarsular, bitkiler ve tüm canlılar bundan çok etkilenecektir.

Seyhan nehri kenarında büyüyen ve tüm hayatı su kenarlarında geçen biri olarak suda ki yansımaları izlerken, akıp giden yaşamları ve başka yerleri düşündüren  hareketli sular gibi, durgun sular da etkilemiştir beni. Durgun sular benim için bir  sıvı ayna  gibidir. Her şeyi kıpraştırmadan yansıtır. Sakin, baskısız, yavaş, düşündüren etki yapmıştır bende.

Durgun sudan ilk defa korktum. İlk defa korktum benim sıvı aynalarımdan.

Kütahya’daki siyanürlü su havuzu ne kadar durgun görünse de, yapacaklarını düşünmek beni bir Okyanus’un sonsuzluğu çağrıştırması kadar etkiliyor ve korkutuyor…Salime Kaman

19Nisan 2011

Merhabalar

Sizlerle bu sayfalarda hayatın içinden beslenen düşüncelerimi  paylaşacağım.
Her konuda olacak bu yazılar.
Bende merakla kendimi sizler gibi bekliyorum.
Bu blog bana damadım Nejat tarafından düzenlendi. Çok sevindim. Ona çok teşekkür ediyorum.
Yarın Malta’ya gidiyorum. Döndüğümde buluşmak üzere sağlıkla kalın. sevgiler salime

 

Comments on: "Yazılarım" (3)

  1. nejat said:

    Annecigim,

    cook guzel…

  2. Buket said:

    Canım benim, gönlünün güzelliklerini
    satırlarına da çok güzel yansıtmışsın.
    Seninle birkez daha gurur duydum.
    Yüreğine sağlık..

  3. İPEK said:

    Çok güzel olmuş halacım … Son yazdığın gerçekten harika :D

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Etiket Bulutu

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: